28.11.2013

Fotoğraf: Ümran Düşünsel



kırarsan kuşun kanadını,
şiirini de hazır et.

yoksa nereye konar?


26.11.2013

GAĞAN





Fotoğraf: Don Bartletti

Düşvâri:

Gağan'dı. En güzel giysileri temiz olanlardı, giyindiler. Sofraya oturdular ayrı damlar altında. Zerefet yemeğinde kız olanın kaşığına "kısmet" ve "bereket" aynı anda takıldı. Erkek olanın "gücü" bulması zaman aldı. Onla yetinip kaşığı bırakıyorken "bereket"in yoğurtlu yüzüyle gülümsediğini gördü; kaptı aldı.

Sabah horozlar dâhi uyurken buluştular. Kız, cebinden çıkardığı mendili yere yayıp eliyle düzeltti bir güzel. İçine iki "bereket"i, "güç"ü ve "kısmet"i özenle yerleştirip çapraz uçlarını biraraya getirip düğümledi sıkı sıkıya.

Ata atladılar. At gideceği yönü biliyordu. Ağır ağır olduğu yerde döndü. Dağlara doğru uçarlarken, kız, düşürmemek için atın eyer cebinin en dibine soktu dürdüğü mendili.

10.11.2013

QIRIX Bİ ÖYKÜ: GÜVERCİN 4


Bolu F Tipi'nde tutsak Murat Türk, bu öyküsüyle 2008'de Hüseyin Çelebi Edebiyat Etkinliği'nde öykü dalında birinciliğe layık görüldü. 

Beş-on metre kala artık fırtına gibiydi. Kafasını hafiften eğerek tüm gücüyle bağırdı;
"Çüçüüüüüüütt!!" Dıgı dıg, dıgı dıg, dıgı dıg, dıgı dıg, dıgı dıg...
GÜÜÜMM!!
Muzaffer'in arkasından, tam da kıçına yavru boğa gibi tosladı. Darbe, şiddetle sarstı bedenini. Kafes bir yana, kuş bir yana, o bir yana uçtu. Kafes az ötede şangır şungur sesler çıkararak tuzla buz oldu. Güvercin, şapkanın içinde sürüklendi önce, şapka durdu ve korku içinde havalandı.
Dodo, Şaşo ve Titi kuşun peşine düştü. Titi, en yakın binanın terasına çıktı. Köşeden köşeye fırlayıp aranmaya başladı, deliler gibi dolanıyordu. Yakın bir yerde olmalıydı. Havada bir şey yoktu. Görülebilen tüm damlara, teraslara baktı; kıpırtı yoktu. Çaresizce aşağı indi.
"Ne oldi, ne tarafa gıtti?" dedi Şaşo.
"Hêç bişê göremedım!"
"Nasıl olır?"
"Oxlım, quş orda şoq yedi. Kim bılır nêre gıtti. Belki de qeybettıx."


"Dur hele, hemen umudıni kesme. Az çox eve alışmişti. Belki de şındi..."
"Hêç sanmiyem. Qorxidan qıblesıni şaşırdi zawalli!"
"Bari hangi yöne gıtti, oni bıleydıx. Bu yeterdi..."
En 'yakalanamaz' denen kuşları bile nasıl yakaladıklarını hatırlattılar birbirlerine.
Yüksek binalar...
Çatılar...
Teraslar...
Ve damlar...
Soluk soluğa kuşlar... Yeter ki bir yere konsun! Damdan dama atlar, düz duvara tırmanır, öyle bir sızarlardı ki kuş bile şaşardı. Müthiş bir tutkuydu onlarda bir şeylerin peşinden gitmek, tam bulmuşken kaybetmek... Sonra...
Saatlerce dolandılar şehrin semtlerinde. Geçilmedik mahalle bırakmadılar. Binalar, çatılar, sokaklar ve şehrin göğü... Her biri ayrı bölgelerde oradan oraya dolanıp durdu.
Üçü de şehrin ayrı noktalarında, umudu diğerinde canlı tutarak geri döndü. Terli, yorgun, soluksuz ve az umutla...
Yeter ki hava kararmasın!
Az sonra buluşma yerine doğru öfkeli, bitkin ve sallana sallana geldiler. Çömelip sigara yaktılar duvarın dibinde. Biri konuşsa öteki patlayacaktı. Hınçlarını birbirlerinden almaya o denli hazırlardı ki!
Titi sigarasını atıp, başını ellerinin arasına aldı.
"En son bi tene gördım. Bêle gıtti."
Dodo kafasını kaldırıp Titi'ye acıyla baktı.
"O degıldi, olsa bile artıx gıtti."
Hiç böyle çaresiz olmamışlardı. Omuzlarına tüy konsa çökecekler.
Şaşo'ya baktı Titi. Dodo'dan beter haldeydi, gözlerindeki o hareketli kıvılcımdan eser yoktu. 'Ne yapsak da boş!' der gibi aynı noktaya bakıyordu hep.
"Bu iş de burda bitti!" diyebildi sonunda.
Dodo;
"Heftaya ne yapacaxız, ne pox yiyecaxız?" dedi dokunaklı bir sesle.
Tit doğruldu yerinden;
"Ben gidiyem..."
"Nereye?" dedi Şaşo, konuşup konuşmadığını bile farketmeden.
"Onın pêşıne" dedi Titi.
"Boş vêr" dedi Dodo. "Zati axşam olacax."
Dodo ve Şaşo ellerini umutsuzca savurup kafalarını indirdiler.
Titi ağır adımlarla yürüdü, sokağın sonunda kayboldu.
Ana caddenin kalabalığında ancak gelebildi kendine. Sesler, hareketler ve şehrin uğultusu, bu akşam canlılığı güç kattı yüreğine. Bir taksiyi durdurup bindi. "Nereye?" dedi şoför; o sadece eliyle yön gösterdi. Şoför, defalarca sordu aynı soruyu; o hep yön gösterdi. Sonunda dört yöne açılan kavşakta indi. Kaldırımda insanların arasına karıştı. Nereye gideceğini kestiremiyordu. Kuşun uçtuğu yöne gelmişti ama nasıl bulacaktı? Peşinden gideceği bir iz yoktu.
Damlara, çatı uçlarına, güvercinlerin konabileceği yerlere baka baka yürüdü.
Yarım saate varmadan karanlık çökecekti.
Birden geri döndü. Köşeyi dönüp sola sapacaktı ki, köşeyi ondan önce dönen bir çocukla çarpıştı; bir çocuk da onu kovalıyordu.
"Bembeyazdi!" dedi arkadan yetişen çocuk.
Titi'ye çarpan ise;
"Işık gibi geçti!" dedi.
Çocuğun kolundan tuttu Titi;
"Hangi tarafa..." dedi.
Çocuk kolunu uzatıp caddenin sonunu gösterdi.
Hızla o tarafa koştu.
Çocuklar, arkasından bakıp bir şey anlamadan güldüler.
Caddenin sonuna kadar koştu. Köşede, şehrin taa orta yerlerini görebilen bir bina vardı. Kapısını açtı, merdivenler üçer beşer tırmanıp terasa çıktı. Köşeden köşeye koşup aşağılara baktı. İki, üç, beş ve tek katlı evleri, sokakları, bahçeleri; uzak, yakın yerleri uzun süre dikkatle izledi. Bir an gür ağaçların olduğu bahçelerin üzerinden ok gibi beyaz bir ışık geçti. Bu oydu! Evet o... Diğer köşeye, o beyazlığı daha iyi görebileceği tarafa geçti. Sahiden oydu, dolanıyordu. Saatlerdir uçuyordu demek. Yorulmuş olmalıydı. Belki birazdan konardı bir yere. Titi'nin yüreği gürp gürp atıyordu. Sabırsızlanıyor, heyecandan söyleniyordu.
Kuş, bahçelerin ve tek katlı evlerin üstünden birkaç tur daha attı, dolandı, biraz yükseldi ve sonunda üç katlı binanın merdiven çıkışının o küçük çatısına kondu.
Rahatça görülüyordu buradan: Kırmızı kiremitin üstünde bembeyaz bir leke!
Hızla indi merdivenleri. Sokağa fırladı. Deliler gibi koşturuyor, o üç katlı binanın kapısını arıyordu. Nihayet buldu, açıktı kapı. Girdi. Merdivenleri çıkıp dam kapısında durdu. Eğreti, tahta bir kapıydı bu, kilitliydi. Zorladı. Kilit sağlamdı. Uzun kollarıyla tuttuğu gibi menteşelerinden söküp çıkardı kapıyı, kenara bıraktı. İki adım sonra damdaydı. Yürüdü. Arkasını dönüp merdiven çatısına baktı. Güvercin, o bembeyaz leke oradaydı işte! Sevindi. Şimdi ürkütmeden sessizce yaklaşmalı ve bir hamlede...
Titi adımını atar atmaz yaşlı bir kadın dam kapısında belirdi;
"Xırxııııızzz! İn aşaxi! Ne işin war? Bax hele qapiyi ne hale qoymiş! İç çabox!"
"Ana wallahi xırxız degılem. Bax quşım orda. Yaxaliyayım, gidecaxam."
"Ulan in dedım, puşt oxli puşt! 'Xırxız degılem’ diyi bi de! Ya bu qapinın hali..."
"Tamam, dur parasıni vêreyım. Çox baxırma, quş..."
Kadının öfkesi burnundaydı. Kapıyı göstererek 'in aşaxi' diyordu. Hemen terliğini çıkarıp eline aldı, kuşa fırlatacaktı ki... Titi cebinden bıçağını çıkardı ve 'şak!' diye açtı.
"Atsan vururam! Hêç acımam qarnıni deşerem!"
Kadının yüreği ağzına geldi, ödü kopacaktı. Gözükara olurdu bu çocuklar, vururum! dedi mi, gözünü kırpmaz...
Olduğu yerde, elindeki terlikle donakaldı kaldı.
"Hüüüşşş..." dedi Titi. "Güvercin..."
Kadının çığlığını duyan komşular sokakta toplanmışlardı. Öfkeyle homurdayan bir kalabalık vardı aşağıda. Pencereden bedenlerini sarkıtıp bakanlar, damlara çıkanlar birbirlerine sesleniyorlardı. Kimbilir az sonra ne belalı kavgalar yaşanacaktı!
Titi'nin umrunda değildi çevrede olup bitenler. Kuşa odaklanmıştı. Hafifçe eğilip süzüldü. Kuş, hiçbir şey farketmemişti henüz. Sessizce yaklaştı. Kiremitin altında durdu. Kolunu uzatsa yakalayabilirdi. Ama daha hamle bile yapmadan kuş huylandı, uçtu, çok tehlikeli bir yere, tam da damın köşesine kırık tuğlanın üzerine kondu. Sıkışabileceği yer değildi burası, istediği yöne havalanabilirdi.
Titi dönüp kadına baktı. Kadın donakaldığı ilk yerde durmuştu, terliği tutan eli havadaydı.
Kuşa döndü. Ne kötü bir yerde durmuştu! Sol tarafı açıktı; sağda, arka tarafında dut ağacı yükseliyordu. Oraya doğru sürmeliydi. Diğer taraftan yaklaşsa, kuş, arkadaki açıklığı kullanıp rahatça havalanabilirdi. Öyleyse... Şansı az da olsa zorlayan sol taraftan yaklaşmalı, kuşu dut ağacına doğru sürüklemeliydi.
Sol taraftan yaklaştı Titi, birkaç adım kala durdu. Tam iki dakika hiç kımıldamadı. Kadına baktı: Heykel! Kuşa döndü: Soluk soluğa ve ürkek! Bir adım daha... Kuş huylandı. Kırık tuğlanın üzerinde döndü. Uçtu uçacak gibiydi. Bakıştılar. Titi, gözünü bile kırpmıyordu. Nefesini tutmuştu. O kadar heyecanlıydı ki neredeyse olduğu yere çökecekti. Mesafe bir metreydi, az önceki deneme başarısız olmuş ve kuş, çok ürkmüştü.
Hem şok yemişti bugün. Kanat uçlarının titrediğini görüyordu Titi, kendi dizlerini bir de... 'Bir çırpıda yakalasam!' Ya uçarsa? İçi içini yiyordu. Kuş bir elinde bir köşedeydi. 'Yenmeliyim bu korkuyu!' Biraz daha eğildi. Kolunu kuşun arkasından dolandırıp güvercin gibi kuğurdamaya başladı. Elini yaklaştırdı, yaklaştırdı... Bedeni geride kaldı. Kuş, yan yan gidip mesafeyi açıyordu. Son bir hamleyle elini uzatıp kuşu tuttu.
Gövdesi elindeydi artık. Kanat vurup tüy bırakarak çırpındı kuş. Aniden sıyrıldı. Sadece kuyruğu kaldı elinde. Can havliyle çırpınınca o da koptu. Üç-beş uzun tüy parmaklarının arasından döne döne aşağı süzüldü. Eli bomboştu şimdi. Hemen atıldı, bedenini gerip kuşa doğru kedi gibi sıçradı ve onu havada yakaladı.
Kuşu göğsüne bastırınca, ayaklarının yerden kesildiğini ve bir boşluktan aşağı düştüğünü farketti.
Sokakta biriken insanlar, bu uzun boylu çocuğun aşağı düşüşünü korkuyla izlediler. Bedeni yere çakılır çakılmaz insanların çoğu elleriyle yüzlerini kapattı. Kolay değildi birinin bu kadar yüksekten düşüşüne tanık olmak. Bir insan, üçüncü kattan boşluğa, sokağın ortasına...
Düşer düşmez kalabalık ona doğru koştu. Upuzundu. Dizlerini çekti. Bir eli göğsünde, diğer eliyle yere tutunarak doğruldu. Derinden inliyordu. Yüzü kasılıyor, acı çekiyordu. Ama kuş, o bembeyaz güvercin kalbinin üstündeydi ya!
Tepesindeki kalabalığı görünce yerinde doğrularak oturdu. Kucağındaki kuşa baktı... Yüz hatları yumuşadı hemen. Gülümsedi, gülümsedi... Otuz iki dişini birden kuşa gösterdi Titi. Sonra...
Sonra...
Kalabalığa dönüp bağırdı;
"Daxılın ulan! Ma babanızın dügünidır!"
Ayağa kalktı. Bir elinde güvercin, diğer eliyle de üstünü başını silkeleye silkeleye yürüdü.

BİTTİ

9.11.2013

QIRIX Bİ ÖYKÜ: GÜVERCİN/3



Bolu F Tipi'nde tutsak Murat Türk, bu öyküsüyle 2008'de Hüseyin Çelebi Edebiyat Etkinliği'nde öykü dalında birinciliğe layık görüldü.

"Yegen, bu quşi niye satisen? Dê hele."
Dodo derin bir nefes alıp kesik kesik bıraktı;
"Kimse kimsenin derdini bılmi Apê Mızo!"
Zavallı Dodo! Muzaffer'in kulağına bir şeyler dedi. Muzaffer boynunu geri çekti. Dodo'nun yüzüne acıyla baktı. Titi'yi, Şaşo'yu süzdü. Kaşlarını kaldırdı, sonra çattı. Yere baktı, başını salladı. ‘Nıç nıç nıç' diyerek Dodo'nun omzunu tuttu;
"Beş yüz demiştin, degıl?"
"He Apê Mızo."
"Ben sahan alti yüz vêriyem, yüz de benden..."
"Yox Apê Mızo, imkani yox olmaz!"
"Olır, olır... Yüregımden qopi."
"Senın yüregınden qopi, hema benım yüregım almi."
"Al dedıııııım!"
"Almam Apê Mızo, heyatta!"
"Yaw al dedım işte, wêy!"
"Madem êleyse, ê de haydê..."
"Canın sax olsın benım babam. Yüz fazla vermişıx senın gıbi bi gence, ma çoxtır? Feda olsın!"
"Wêy Allah senden razi olsın Apê Mızo! Tuttıxın altun, bıraxtıxın oltun ola!"
"Cansaxlıxi, cansaxılıxi."
Keyifle güldüler. Muzaffer, elindeki küçük çantanın fermuarını açtı. Dodo, başını uzatıp bakınca gıcır gıcır bir deste para, paranın yanında da bir tabanca gördü. Üstüste yutkundu, yine de bozuntuya vermedi;
"Paralar da xıcır xıcırdır ha!" dedi keyifle.
"Daha bu sebeh panqadan çekmişem."
"Verdıxçe çoxalsın, verdıxçe çoxalsın!"
"Amin, amin, amin!"
Muzaffer, paraları ‘xışt xışt xışt' sayarken, Dodo'nun içi ısındı.
"Al yegen, gule gule xarca."
"Saxoool Apê Mızo."
Xışt xışt xışt' saydı, sakalına sürdü.
"Bereket çarpsın!"
"Bereketi bol olsın."
"Yaw senın bu paralar da xıcır xıcırdır ha! İçımden hema burada tıraş olmax geli."
"Ê daha yeni panqadan çektıx!"
"Belli oli, belli oli."
"Saydın? Tamamdi?"
"Tamamdır Apê Mızo. Tıqıri tıqırına alti yüz kaxıt. Sen de al quşi, gör xêrıni..."
Kafesi hazırlayıp bir avuç buğday attı kuşun önüne.
"Yaw dur istersen, bi kere qafama süreyim hele" dedi Muzaffer.
"Bax hêç aqlımıza bile gelmedi. Qafani getır."
Muzaffer şapkasını çıkardı, başını eğdi. Dodo kuşu çıkardı, kafaya sürecekti ki;
"Wêy!" dedi. "Ula bu ne? Senın qafanda saç-maç yox ki!"
Muzaffer elini ensesine vurdu;
"Arxaya sür, arxaya."
"Arxaya, yana, saxa-sola, biraz da sımbêlıne sürax."
Kuşu kel kafanın saçlı bölgelerinde gezdirdi.
Muzaffer şapkayı taktı;
"İşallah oldi!"
"Oldi, oldi. Meraq etme. Yaw Apê Mızo, ben diyiyem en iyisi sen bu rut qafan için quşi uç gün uçırma!"
"Kuro hêç mesele degıl. On beş gün bile bekletırem, yeter ki uçmasın!"
"Ê walla o'qeer bekletsen, artıx sen qowsan da o gêtmez."
"Êle..."
"Hetta ben diyiyem şawqayi şındiden qefese qoyax. Ne olır ne olmaz! Xeriban alışsın kendi kendıne."
"Yaw senın qafan ne'qeer çalışi!"
Şaşo araya girdi, ciddi ciddi söylendi;
"Sen êle baxma Dodo'ya, Apê Mızo. Qafasi zehir gibidır. Eyni Uli Cami tuwaleti gibi, tır tır tır tır, durmadan çalışi!"
Dodo şapkayı kokladı.
"Tam qafa ha! Tamamdır, quş tanıdi artıx."
"Alışır diyisen?"
"Allahına qeer hem de!"
"Ê de haydê qoy."
Dodo, şapkayı açık bir şekilde kafese bıraktı, kuşu da içine. Kuş hemen de oturdu.
"Görisen Apê Mızo? Tanıdıx bi yer görınce nasıl otırdi? Yaa, ben demiştım. Bêlelıxlen quş senın, qefes senın. Xêrli oxli olsın!"
Keyifle tokalaştılar. Son hazırlıklar yapılıyordu. Olup bitenleri baştan beri izleyen tanıkların şaşkınlığındaydı sıra;
"Adam xeste oldi, sanki quşa wurıldi. Yoxsa o'qeer para kim werır?"
"Doxri, eynen êle. Lê belê keriz, mal gibi adamdır bu Mızo!"
"Mal, hem de mal oxli mal! Qaz oxli qaz!"
"Allah kimseyi bu uç piçın torına düşırmesın!"
"Amin!"
"Bi de cam qefes getırmişler. Bax hele... Ê de haydê her şêyı anladıx da, ula oxlım qefese ne gerek war?"
"O hooo! Êle deme! Bunlar şeytan gibidırler. Qefese qoyınca degeri artmiş gibi oli."
"Hêç te bile..."
"Sen êle san. Walla sen de ewêlsen! Oxlım, qefes insanın gözıni ali. Mesela, sen şındi o qefese pox qoy, sıle ‘mıllet bu paqlawadır' yutarlar. İnancın olsın yutarlar, hem de loqım gibi!"
"Ma keriz o qeder çoxtır ki!"
"Herkes kerizdır. Mılletın topi!"
"Biz dışında..."
"Yox walla bız de!"
"Wê wêy, sahan ne oli?"
"Bişê olmi, kerizıx işte. Hem de keriz oxli kerizıx!"
"Doxri diysen, kerizıx! Enayi Gurri Mehemeyıx!"

Satıcılar bir anda kaybolmuştu ortalıktan.
Muzaffer ise, kel kafasında pırıl pırıl bir güneş ve kucağında kafesle yürüyordu. Şapkanın içindeki kuş o kadar memnundu ki yerinden... Muzaffer keyifle gülüyordu.
Dodo, Şaşo ve Titi arka sokağı dolanıp Muzaffer'in geçeceği köşede beklediler. Dodo, sokakta oyun oynayan çocuklardan birini yanına çağırdı, eline para tutuşturdu ve iyice tembihledi.
Çocuk gülerek kafasını sallıyordu. Paraya baktı, sevinçle cebine koydu. Burnunu sildi, pantolonunu çekti ve ayakkabısını sıkıca bağlayıp tabanını sertçe yere vurdu.
Muzaffer yaklaşıyordu. Köşeyi döndü, kuşa bakıp keyifle mırıldanıyordu.
Dodo, çocuğun ensesine vurdu;
"Hadê gözım fırla, göreyim seni!"
Çocuk, ağır ağır yürüdü Muzaffer'in arkasından. Sağına soluna baktı, hızlandı, koşmaya başladı. Muzaffer'in gövdesi giderek büyüyordu gözlerinde. Yaklaştıkça daha da büyüdü.

Devamı yarın akşam...


8.11.2013

QIRIX BİR ÖYKÜ: GÜVERCİN/2


Bolu F Tipi'nde tutsak Murat Türk, bu  öyküsüyle 2008'de Hüseyin Çelebi Edebiyat Etkinliği'nde öykü dalında birinciliğe layık görüldü.)

Kalabalığın gözü yere inen örtüdeydi, düşer düşmez tüm gözler ok gibi kafese yöneldi.
Aynı içgüdüyle beş-on kişi birden;
"Haa hêêêêê..." dedi hayretle.
"Way, way, way, way..."
"Fuyiit... Fiyyuuuvvvt!"
"Ula, ula, ula!"
Dişsiz adam ıslık çaldı;
"İhhşşşsssz..."
"Hele bax, bax, bax!"
"Hayret az qalır, duble hayret!"
"Errrrrıııııkk!"
"Errık ya!" dedi Şaşo memnuniyetle.
"Görisız işte! Bêle bışê daha yoxtır dınyada!"
"Ma ne olmiiiiişş..." dedi dişsiz.
"Yoktır diyise yoxtır" dedi Dodo.
Kalabalığı tezgahın önüne buyur etti.
"Daha yaxından..."
Dişsiz hemen öne fırladı. Dodo dişsizin göğsüne vurdu.
"Hop! Sen orda qal, kurmi!"
Tezgahın etrafındaki çember daraldı. Tüm gözler aynı noktaya kilitlenmişti.
Bir akvaryum büyüklüğündeki cam kafeste apak bir güvercin duruyordu. Tüyleri, durulmuş ipel gibi temiz ve parlak, ışığı alır almaz ipil ipil yanarak dalgalanıyordu. Dünyanın en temiz rengi buydu galiba. Beyaz... Bembeyaz... Bakar bakmaz gözalan, bakılan noktaya doğru fosforlu halkalar fırlatan, gözkamaştıran bir beyazlıktı bu. Günışığıyla yıkanmış inci gibi bir bulutun içinden bile geçse, beyazlığını besbelli ederdi bu kuş. Üstünde iki nokta gibi burnu olan gagaları pembe-mor arası bir renkteydi. Konyak kırmızısı gözleri siyah bir halkayla çevriliydi. Pırıl pırıl tüylerinin arasından fazlasıyla dikkat çeken bu gözler, zar şeffaflığındaki gri gözkapaklarının inip kalkmasıyla boncuk gibi parlıyordu. Asaletli boynundan sırtına, kanatlara ve kuyruğuna kadar yumuşak ve pürüzsüz inen kar beyazı tüylerle iki avuca sığacak kadar büyüktü.
"İşte gördınız!" dedi Dodo.
Bu meydan şimdiye kadar böyle bir kuş görmemişti. Dodo, cam kafesin içine biraz buğday atar atmaz, kuş hemen gagalamaya başladı. Her taneyi aldığında boynunda bir renk cümbüşü beliriyordu. Tüyler, belirgin renklere bölünüp boyun hareketlerine göre dalgalanıyor, yanar döner pırıltılarla boynundan sırtına, sırtından boynuna doğru menevişleniyordu. Sanki o bir türlü altından geçemediğimiz gökkuşağını almış da boynuna dolamıştı.
"Buna ne qeder istisen?" dedi bir adam.
Dodo sağ elini kaldırıp parmaklarını açtı, adamın yüzüne doğru;
"Beş yüz!" dedi.
Adam dudak büktü;
"Ma neddııır! Texsidııır! Apartumandıır! Ma heppi heppi bi quştır!"
"Ma altun da küçüktır, hema çok para êdi!"
"Ê ma o altundır, tabi êder! Ya bu? Hele buna bax! Bu bi qırtik bi quştır! Êder mi? Etmez bence."
"Sahan zornan satan mi war? Almisen alma!"
"Zati almiyecaxam da, êlesıne sordım."
"Ula tırrek! Almisen... Ê niye bêle alacaxmiş gibi sorisen, hıı?"
"Ma suçtır?"
"Suçtır muçtır! Kundir oxli kundir! Sorisen doxri düzgın sor sen de! Hadê yol al, görmesım gözım seni. Cacıx oxli cacıx!"
Genç, fazla ısrar etmeden uzaklaştı oradan.
Orta yaşlı, iyi giyimli, bileğine geçirdiği el çantasıyla müşteriye benzeyen bir adam tezgaha yanaştı. Alıcı gözlerle bakıyordu kuşa. Kafese iyice eğildi, inceledi.
"Bu ne cınstır yegen?"
"Bu mi? Bu... Cınssız bi cınstır!" dedi Dodo.
"O nasıl oli?"
"Oli işte! Çımki bu quş tektır. Melmeketi ara ara heç bulamazsan!"
"Ê peki bunın melmeketi yoxtır mi?"
"Olmaz mi? Wardır!"
"Nereli oli?"
"!!!..."
"Ecnebidir yanê?"
"Eynen êle..."
"Yaşi qaç?"
"Daha gençtır."
"Uç?"
"Ne uçi! Daha bire basmamiş."
"Dımdıgıne baxarsax en az iki gösteri."
"Yox xalo, sen yanlış görisen!"
"Oxlım, ben igirmi beş senedır quşla haşır neşırem!’
"Yox lou?"
"Neise... Yalawux, ben daha bêle bi quş görmemişem."
"Zati bi daha göremezsen ki!"
Adam gözünü ayıramıyordu kuştan, çözemediği bir şey vardı.
"Xalo bu quşın mehrifeyi çox war. Oni tut, bilegıne bi tene wur, awucunda taqla atar."
"Yox yaw! Qaç tene?"
"En az uç... Dört... Beş bile attıxi oli. Hur taqlacidır bu."
"Başqa?"
"Başqa? Yanê sahan daha nasıl söyleyem? Taqlanın babasıni atar bu quş! Bi de qefleye taxılmaz. Taxıldimi de ikki daqqa sonra o qefleyi pêşınden götırır. Yeter ki alışsın, şatır olsın. Gerisi tamam! Yanê quş sahan, sen quşa, diger quşlar da senın quşa alışır. Bêle bêle gider..."
"Ben bu quşi alsam, qorximdan uçırmam ki."
"O hooo! Bax şındi, dinle xalo. İstersen dur hele; senın adın neydi xalo?"
"Mızaffer..."
"Mızo!? Ha, bax şındi Apê Mızo!"
"Annat dinniyem."
"Bunın burın şêyi çox güçlidır. Êyi qoxi ali. Yanê heşa cımaetten, köpek bunın yanında fıs qalır! En çok da sahıbının saçıni şêy eder..."
"Annamadım!"
"Annamayacax ne war?"
"Yanê bu qoxiya mi geli?"
"Hee..."
"Ê nasıl yapacaxız?"
"Şöle... Sen hele qafandaki şawqayi bi çıxar."
"Bışê annadımsa erep olayım."
"Çıxardınsa tamam. Şındi, bu şawqayla quşi örtecaxsan. Örttın? Ha! Uç gün qefeste qalacax. Qaldi? Ê artıx sahan alışti, bi daha gêtmez."
"Oli şatır yanê uç günde?"
"Tam östıne bastın, eyaxıni qaldırma, êle dur!"
"Nasıl taqla ati, göreydıx bi."
"Olııır."
Dodo, biraz buğday alıp avucunu açtı. Kuşu buğday dolu avucuna bırakıp kolunu uzattı. Kuş hemen buğdayları almaya başladı, durdu. Çevresine bakındı. Dodo, bileğine dört parmağıyla bir şaplak vurdu. Kuş olduğu yerde üç takla atıp buğdayları dağıttı.
"Hur taqlacidır demiştım! Yaa, gördın işte. Oldıxi yerde uç tene..."
Olup bitenleri izleyen dişsiz, hemen kaz dudağını uzattı;
"Uç degıl, iki atti!"
Şaşo, tezgaha yanaşıp örtüyü dişsizin yüzüne fırlattı.
"Rutto! Kurmi oxli kurmi! Ne her poxa burnıni soxisen? Hıı? Canın qaşıni, deyax mı istisen?"
"Ben gördıxımi dedım. İkkiyse ikkidır!"
"Ula apê Mızo bile göziyle gördi! Adam mi qandıriyıx bız burda?"
"...!"
"Hadê fazla pıt pıt etmeden qeybol! Yoxsa bi tene çekerem iki tene yerden alırsan, o mışko gözın mosmor olır!"
Muzaffer düşünüyordu; acaba takla iki miydi, üç müydü?
"İstersen tekrar deniyax. Hıı, ne diyisen apê Mızo?"
"Êyi olır."
Şaşo, Dodo’ya göz kırptı.
"Hadê cigerım."
Dodo, kuşu avucuna bırakıp bileğine vurdu. Şak şak şak!
"Saydın? Qaçti?"
"İkkiydi" dedi Muzaffer.
"Yaw ne ikisi! Göz göre göre uç atti, sen diyisen ikki!"
"Gözımle gördım, ikkiydi."
"Tamam, bax şındi. O kor gözıni de êyi aç! Mıllet sız de baxın. Qaçtır, sız deyın."
Dodo, bileğine vurur vurmaz, şak şak şak!
"Uuuç" sesi yükseldi kalabalıktan.
"Nasıldiii! İşte bu qeder" dedi Dodo. "Uç degıl, uç bin kere eyni şeyi yap, bu quş yine eyni şeyi yapar."
Kuşu beğenmişti Muzaffer. Para önemli değildi onun için, hemen sayıp verebilirdi. Ama aklına takılan bir şey vardı;

Devamı yarın...

7.11.2013

QIRIX BİR ÖYKÜ: GÜVERCİN/1


(Bolu F Tipi'nde tutsak Murat Türk, bu öyküsüyle 2008'de Hüseyin Çelebi Edebiyat Etkinliği'nde öykü dalında birinciliğe layık görüldü.)


Saraykapıya varmadan sağa döndüğünüzde, surların ve toprak evlerin arasına sıkışan uzun bir sokak çıkar önünüze ve birkaç yüz metre ötede bir meydana açılır. Bu meydan, her Pazar günü fakirlerin ve garibanların tezgah kurduğu, üçkağıtçıların ve martavalların cirit attığı, eski kulağı kesik şeytanların ellerindeki kazıkları atacakları ‘müsait yer’ aradıkları Ortaçağ pazarlarına benzer. ‘Davul tozu’, ‘su eleği’, ‘darçute dumanı’, ‘minare gölgesi’ bulunmasa da kırık iğneden patlat tekere, bozuk teraziden üç ayaklı kediye, yumurtlamayan tavuktan ötmeyen horoza, tıkalı musluğa, her evin girşine uyan uyan kapıya, fotokopi çekilmiş paraya, son model zurnaya... Ne kadar işe yaramaz ucube hırdavat varsa bulunurdu bu meydanda.
Bazen sefil bir kumarbaz ya da zavallı bir ‘rut’, sırf acil ihtiyacı var diye çok değerli bir eşyasını çeyrek fiyatına satardı. Bazen ne işe yarayacağı sadece alıcısı ve satıcısı tarafından bilinen acayip bir parça dünyanın parasına giderdi. Kuş pazarıydı fakat kuş getirmişken hindi, horoz, kaz getirenler de olurdu. Ne zararı vardı yani; onlar da kanatlıydı, bunlar da... İlle de uçması mı gerekirdi? Şart değildi. Hoşgörü zenginiydi bu meydan. Satıcısının bir cam bardağı demir pasını antika altın tozu diye yutturan abartılı dili karşısında, en pahalı eşyanın değerini sıfırlamasını ustaca beceren kaşarlanmış tüccarlar vardı. El çabukluğu ayarlamaların, müthiş kapakaltıların, bol bol boşu doluya vuran kıvrak, sivri zekalıların mekanıydı burası. Kaş göz arası ‘gelene beş, gidene on’ çekilebilir, ‘kuru gelen yaş gidebilirdi’.
Tezgahı kuracakları yeri belirlemek için Dodo, Şaşo ve Titi meydanı dikkatle dolaştılar. Havada enayi kokusu vardı! İşte tam da buraya kurulmalıydı tezgah. Esansçıdan yürüttükleri çapraz ayaklığı şipşak açtılar. Dodo, cam kafesi özenle oturttu üzerine. Kafes siyah kadife bir bezle örtülüydü. Pazarın meraklı gözleri daha şimdiden – dünya görmemiş gibi – ‘o bezin altında ne var acaba?’ diye fıldır fıldır dönmeye başlamıştı.
Dodo, kalabalığın arttığını görünce havalı havalı güldü.
"Ula Şaşo! Hemen açma, bırax mıllet biraz daha çatlasın!"
‘Sanki ne var?’ diye hafife alıp homurdananlar, numaradan dudak bükenler oldu. Birçok kişi bakışını siyah örtüden kaçırıp merakını gizlemeye, tezgahı küçümsemeye çalıştı.
Meydanın en işlek yerine kurulan tezgahın çevresine kısa sürede yoğun bir kalabalık birikmişti. Dodo, Şaşo ve Titi tezgahın arkasında durmuş, paha biçilmez bir eşyayı korumaya alan muhafızlar gibi kalabalığı gözetliyorlardı. Şaşo, meraklı bakışların ağırlığına daha fazla dayanamayınca güneş gözlüğünü taktı, kollarını birleştirip çenesini kaldırdı. O siyah camların arkasındaki şaşı gözleri enayi oltası gibi kalabalığı yokluyordu. Göz ayarı bozuktu biraz; önünü görmesi için başını hafiften çevirip yandan bakması gerekiyordu. Yani tam doğuyu görebilmesi için kuzeydoğuya odaklanması şarttı.
Merakını tutamayan bir adam yanaştı tezgaha.
"Ula bu nedır?"
Şaşo;
"Meraq etme, az sonra açarız görürsen."
"Ula oxlım mıllet qebz oldi! De haydê, ma yêteeer!"
"Wê wêy! Kurt mi qayni içinde? Sabırli ol, her şêyın bi zamani war."
Bir kadın elinin tersiyle avucuna vurdu.
"Werem oldıx! Ecêp nedır?"
Ensesini kaşıyan adam;
"Ma ne olacax, bu dınyada olan bı şêdır" dedi.
Şaşo’nun damarına dokunmuştu. ‘Nasıl öyle basitleştirir bu vızo! Kimden alır bu cesareti?’ Adama yaklaştı. Artistik bir hareketle gözlüğünü çıkarıp boynunu uzattı. Burnunun ucuna baktığı sanılan o şaşı gözleriyle, adamın – ama esasta yan taraftakinin, çünkü o da huylanmaya başlamıştı – yüzüne dik dik baktı.
"Bax gözım!" dedi.
Adam hemen atıldı;
"Ula bari gözım dême, wêy!"
"Bax gözım... ‘Ma nedır, bu dınyada olan bı şêdır’ diyisen, doxri. Ê de haydê ma nedır, oni da söyle!"
Adam dilini yuttu sanki.
Şaşo;
"Bilmiseeen... Yaa!" dedi. Kurnazca güldü. Aniden kaşlarını çatıp sertleşti;
"Ulan qazma! Bılmisen bılmisen. Tamam anladıx! Ê niye bêle korfistandan atisen? Hıı!"
"Hıı?!" dedi kalabalık.
"Hadê sıktır ol gêt burdan. Hadêêê!" dedi, elinin tersiyle de kovarak "kış, kış,kış...!"
Adam korku içinde uzaklaştı.
Şaşo;
"Şebşeboka bax hele yaw!" dedi, inceden gururlanarak.
Seyredenler, belli belirsiz mırıltılara mimik ve jestlerini de katarak Şaşo’ya hak verdi. Kalabalık iki üç kat büyüdü. Zaten böyle yerlerde üç-beş kişi dikkatle bir noktaya bakmasın; bir şey var ya da yok, hiç farketmez, gelen geçen de durur ve aval aval bakakalırdı. Hele bir de buradaki gibi siyah örtüyle gizlenmiş bir şey varsa... Saklı bir şeyi görme şerefinin dayanılmaz heyecanı, ayakların olduğu yere kilitlerdi.
Şimdi örtüyü kaldırma zamanıydı.
Titi, omuzlarını dik tutup o uzun boyuna biraz daha heybet kattı. Örtünün tepesinden iki parmağını tuttu. Acaba kalabalık ne yapıyordu? Eğildiği yerde kafasını çevirdi, otuz iki dişini birden göstererek güldü manzaraya; aynı hizada eğilmiş kafaların ortasında alabildiğine açılmış gözler kordon gibi ışıl ışıl parlıyordu.
"Açayım?"
"Aç!" diye kararlı bir ses yükseldi kalabalıktan.
"Ne dedınız? Duymadım!"
"Aç! Aç!"
"Hopınız! Hopınız! Aç maç olmaz!"
Gözler, Titi’nin örtüyü tutan parmaklarındaydı. Açtı açacak gibi yapıyor, sonra bırakıyor, gülümseyerek kalabalığın tepkisini ölçüyordu.
"Açacaxımi sandınız degıl? Bekleyın biraz."
Dişleri döküldüğünden alt çenesi öne kaymış kaz dudaklı biri;
"Ula de fazla gıcıx yapma, açacaxsan aç!" dedi.
Arka taraflardan kalabalığı yarıp öne fırlayan bir çocuk, kedi gibi ince sesiyle bağırdı;
"Ne olmiş burda, ne olmiş burda?"
Kaz dudaklı dişsiz kükredi;
"Eşeq sınnet olmiş, kirve ariler!"
Kendini tutamayıp çocuğun suratına bir tokat yapıştırdı. Şrrraaak!
Çocuk neredeyse çıldıracaktı. Korku-morku, saygı-maygı dinlemeden yaşaran gözlerini yumdu;
"Ula anani bacıni, niye wurisen? Hee ula, niye? Ula ben sahan ne yaptım oxlım? Devşorbe oxli devşorbe!"
Kalabalıktan birkaç kişi;
"Ula hışt!" dedi.
"Axzıni temiz tut!"
"Daha bi qırtix boyın war!"
"Terbiyeli ol!" dediylerse de duracağı yoktu çocuğun.
"Qehpoxli qehp! Hezar metre darik bikeve te! Mi di jina bavê te..." der demez kaz dudaklı, çocuğun kulağını tuttu. Çenesini uzatıp ağzında kalan o tek tük dişlerini gıcırdatarak küçücük kulağı çekmeye başladı.
Çocuk bir omzudan tek ayağına kadar havaya kalktı, çığlığı yükselerek tüm meydanı sardı. Ciğeri yanan bir genç;
"Amca, ma sen onın tay’isan? Bi qırtik boyi war çocıxın... Tutmişsan qulaxıni, bırax bax qopacax!" dedi.
"Yox, sözıni gêri alacax!"
"Eyip sahan yaw!"
"Sen qarışma!"
"Yaw daha çocıxtır, ne olacax. O qeder cıddiye alma."
"Çocıxtır, hema piçtir! Çocıxmiş... Ma çocıxsa çocıxlıxıni bılsın!"
"Amca yeter dedım, bırax qulaxi!"
"İlle geri alacax!"
"Tamam sen bırax, o da alsın."
Dişsiz, kulağı bıraktı. Çocuğun havadaki ayağı yere indi. Elini acıyla kulağına götürüp dişsizin yüzüne baktı;
"Keftooor!" diye bağırdı.
Fırladı kaçtı. Dişsiz peşinden gidecekti ki, genç onu ceketinden tuttu;
"Eyip sahan amca, çocıxla çocıx oldın! Tamam, hema o küfırlerın hepsi bahan olsın."
Dişsiz sakinleşti biraz. Çocuk tam karşıda, dişsizi de görebileceği bir yerde durdu. Çekilmiş kulağı kıpkırmızıydı.
Ortalık durulunca Dodo, Titi’nin kulağına eğildi;
"De haydê aç! Yoxsa mıllet birbırıni yiyecax!" dedi.
Titi ‘olur’ anlamında başını salladı.
"Şındi gözınızi qapatın mıllet."

Siyah örtüyü tuttu, kalabalığa döndü;
"Hemen de qapattınız ha! Hadê hadê açın, şaqa yaptım... Şındi bereber sayiyıx, tamam? Haydê! Biiiir.... İkkiiii...."
Kalabalık hemen;
"Uuuç!“ dedi.
Titi elini sallayarak;
"Devam devam!" dedi.
"İkki bıçooox... İkki yetmiş beeeeş... İkki seksaaaan... İkki seksan beeeş... İkki doqsaaan... İkki doqsan doqııız... İkki doqsan doqız bıçooox..."
"Uuuç!" dedi tüm meydan.
Siyah örtü, Titi’nin parmakları arasından havaya fırladı, yükseldi, toplanarak duraksadı, gerilan kanatlar gibi açılıp yalpalanarak aşağı süzüldü.
(Devamı yarın...)


23.10.2013

SİBER SUÇ İŞLEYENİN AĞZINA BİBER SÜRÜLÜP BIRAKILMIYOR ARTIK :)

Siber suçlar şu biçimde tanımlanır: 
....
Bireylere veya birey gruplarına yönelik, mağdurun onurunu zedelemeye veya mağdura fiziksel veya zihinsel olarak doğrudan veya dolaylı olarak zarar verme suçu kastı ile internet (görüşme odaları, e postalar, ilan sayfaları ve gruplar) ve cep telefonu (SMS/MMS) gibi çağdaş iletişim araçları kullanarak zarar verme amaçlı saldırıların yapılmasıdır.
...

Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü yukarıdaki tanımı da kapsayan suçlarla mücadele amaçlı kurulmuş olup, saldırgan her ne kadar kimliğini gizlese bile kolaylıkla yakalayıp cezalandırmaktadır. Saldırganın kimliği deşifre olunca mağdur da maddi ve manevi tazminat davası açmaya hak kazanır doğal olarak.


Bilgi olarak burada bulunsun istedim!

Ne olur ne olmaz, belki günün birinde gerekebilir değil mi?

:)

17.10.2013

DENDAR


video

Meyman u Dendar
'Dendar vano xore, den wazene cıra'


Bir halk, o halkın koca bir kültürünü ezgilere sığdırılabilir. Hele de Kürt halkı gibi, etnisitesine ait herşeyi zalim tarafından yasaklanmış bir halk ise sözünü ettiğimiz; insanlığın en güzel icatlarından olan yazılı dilden yoksun ise, -ki; bir dil, bir halk demektir- işte o zaman, sözlü edebiyat bir halkın bütün varlığını imgelere saklar. Saklar da, kendinden sonraki kuşaklara, kutsal emanetler gibi kah ezgi, kah şiir, bazen bir masal (sanık-çirok) olarak armağan eder korunması ve süreği için... Özellikle de pagan kültürlerin başat kaçınılmazıdır bu. Aşağıya aktarılan ezginin deşifresini yaparsak karşımıza bu türden bir gerçeklik çıkar.

Ez tore na zerya xo yakeri 
Be tore decone xo vaceri 
Xeyle waxt teyna nale na zeryam 
Ustena çe mı rijiye be to 
Dendare tuyo, ez tore mıneto 
Meymana Xızırya to ospora 
Hewne mı de fetelina 
Gula to boya gula usariya 
Sere mı de çerexina
Ez tore na baxçe xo yakeri 
Be tore kılama xo vaciri 
Esqe na dem u dewran tuya 
Roşta mı tuya tariye düna de 
Dendare tuyo ez tore mıneto

Türkçesi:
Ben sana bu yüreğimi açayım
Gel sana ağrılarımı anlatayım 
Hayli zamandır yalnız inledi bu ciğerim (yüreğim) 
Evimin direği yıkıldı sensiz 
Sana borçluyum, minnettarım (borçlun, minnettarınım) 
Xızır' ın konuğusun sen 
Atlısın, rüyamda dolanırsın 
Gülsün sen, bahar güllerinin kokususun 
Başımda dolanırsın
Ben sana bu bahçemi açayım 
Gel sana ezgimi söyleyeyim (klamımı) 
Bu demin, devranın aşkı sensin 
Işığım sensin dünyanın karanlığında 
Borçluyum sana, minnettarım (borçlun, minnettarınım)

"Ez tore na zerya xo yakeri/ be tore decane xo vaceri," derken, ozanın mensubu olduğu kavmin dil ve kültür zenginliğinden oldukça yüksek düzeyde haberdar olduğunu farkediyor insan. Aslında, yazılı halinden yoksun olduğu ve sürekli bir baskı altında olduğundan olsa gerek ki; kirmanciki ağrıyan, ağrıya yakın duran bir dildir belki de. Yüreğini açmaya hazır ve ağrıları paylaşmak kadar da insancıl. Elbette ki ozanın buradaki duyarlılığının çok büyük bir payı var. Ama bir de bu türden imgelere sahip bir dilin, bir dili taşıyan köşe taşları olan imgelerin, bu derece bitişik durduğu bir dilin iç zenginliği söz konusudur ki, inançsal bazı ritüelleri başta olmak üzere bir çok olayı, öyküyü, anlatımı bir tek imgede verebilecek kadar da zengindir. Yüreği açmak, ağrıyı biriktirip paylaşabilmek, insan algılarının temiz kalmışlığı, sevmek, paylaşmak, karşıdakine saygı, yüceltme ve en önemlisi de tahammül gibi erdemlere işaret eder. 

"Xeyle waxt teyna nale na zeryamı/ ustuna çemi rijiye be to" Kavminden kopmuş bir insanın biriktirdiği yalnızlık ile ağrılara işaret etse de kısmen, temel vurgu, sevgiyi yüceltmek ve sevgilinin (sadece kişi anlamında sevgili değil, daha geniş anlamda) yüceltilmesi, karşıdakinin onore edilmesinedir burada. "Ustına çeyi" yani evin direği, Kırmançlar' da önemli bir imgedir. Bir biçimde, hayatın döngüsünün bağlı olduğu temel ekseni ifade eder. Yaşamın üzerine kurulu olduğu döngüyü yani. Hemen ardından çok ustaca, "dendare tuyo ez tore mineto" yani "sana borçluyum, minnettarınım," derken ozan, mensubu olduğu kültüre, o kültürün kendisine bahşettiği duyma hallerinin içinde; duyduğu aşk halinin, yaşadığı güzel duyguların sahibi, kendine bağışlayanı olarak da sevgiliyi yüceltiyor.

Buradaki yüceltme biçimi kulluğu içermiyor. İnsanın insanla ilişkisinde, paylaşarak, çoğalarak ve daha doğrusu birbirinden aldığı güzellikleri, kendi renklerini de katarak elde ettiği bir güzellemeyle karşıdakine, ozan olma durumundan kaynaklı olarak da etrafına verme nezaketi ve sevgi halidir.

"Meymana Xızıri' ya to ospora/ hewne mı de fetelina/ gula, to boya gula usariya seremıde çerexina" Xızırın konuğusun sen, atlısın, rüyamda dolanırsın, gülsün sen, bahar güllerinin kokususun başımda dolanırsın. Aramızda bir çok arkadaş birebir bilir, bilmeyenlerin bir çoğu da okuyarak bir biçimde duymuştur bunu. Burada anlatılan şudur: Kızılbaş alevi inancında, özellikle de Dersim ve çevresinde "Xızır Orucu" diye üç günlük bir oruç tutulur. Bu orucun her günü ayrı bir sebeple tutulur ve kendine has ritüeli vardır her günün. Fakat uzun olacağından ilk iki günü geçip, yukarıda deşifre etmeye çalıştığım klamın konusu olan "Xızır konuğu" kısmını anlatacağım. Bu oruç' un son gününün gecesi, yani üçüncü gece bekar insanlar su içmezler. Özellikle yağlı ve tuzlu şeyler yedikleri de olur iyice susamak için. Derler ki; gece, rüyasına giren, kendisine su veren, ya da evinin, köyünün yakınında bir yerde su içen insan rüyanın sahibinin kaderidir. Büyüklerimizden bir çok bu türden bir su verme ve kader olma öyküsünün gerçek olduğunu duymuşluğumuz var. Ozan' ın burada kastettiği konukluk ve rüyasında dolaşma hali budur. Güllere benzettiği, ordan öte güllerin kokusuna benzetip başında dolandırdığı da bu konukluktan kendisine sevgili olmuş insandır işte.

Dördüncü gün, yani orucun bittiği gecenin ertesindeki sabah, evin en yaşlı kadını, (diyelim ki evde gelinler de vardır ama bunu yapan en yaşlı kadın olmalıdır) erkenden kimse uyanmadan kalkar ve gündoğumu, yanına dönerek şöyle bir dua eder " Ya tica homete, tenga ma bırese. Sıftı rısqe ter u türi, 72 milleti, bado ye der u cirani ucara tepya ye çe mi kem meke! Hometa xo tepa meverde" Derki: "Ey evreni ışıtan büyük güneş/ışık, bizi darda bırakma. Önce kurdun kuşun, börtü böceğin, 72 milletin, sonra konu komşumun en sonra da benim hanemin, çocuklarımın rızkını eksiltme. Kudretini bizden esirgeme!" Görüldüğü gibi, sadece sevgiliyi yüceltme şeklinde bir hal yok burda. Duasında bile önce börtü böceğin, kurdun, kuşun, sonra bütün insanlığın ve konu komşunun en sonunda kendisinin iyiliğini isteme hali vardır. Aslında Pagan kültürlerin, yani doğa ve insan merkezli kültürlerin tümünde buna benzer durumlar vardır.

Dua bittikten sonra, yaşlı kadın su almaya gider. Derler ki; o sabah en erken uyanan insan Xızır'ın boz atıyla geçtiğini görürmüş. Xızırın atı' nın eğilip içtiği kaynaktaki su zemzem suyudur. Tabi bunu sadece kalbi temiz ve kötülük etmemiş/etmeyen biri görebilir. Sonra yaşlı kadın bu sudan getirip çocuklarına içirdikten sonra o günkü yemeklerini de aynı suyla yapar. Mümkünse yine bu suyla çocuklarına, torunlarına banyo da yaptırır. Bu banyo sırasında, yani çocuklarını yıkarken "Xızır derdi, belayı sizden uzak götürsün. Ayağınız taşa değmesin, ruhunuz ve bedeniniz bu su kadar temiz ve dertsiz olsun" şeklinde bir de dua eder.

En son, ahali uyandığında, orucun son günü komşu köylerden konukluğa gelmiş insanlarla birlikte kurbanlar kesilip, sadece bu orucun son gecesi yapılan bir yemek olan "Qaute" yapılır. Küçük çocuklar, kesilen kurbanlardan ve kızartılmış buğdayın öğütülmesiyle elde edilen, pişirildikten sonra içine kaynatılmış tereyağı ile şerbet dökülen bu yemekten nasibini almak için ev ev dolaşırlar. Sadece köyün çocukları değil, yakın komşu köylerden de çocuklar toplanıp gelirler. Gittikleri her evin kapısında sevgiyle karşılanır, büyükler tarafından gözlerinden öpülür ve paylarını alırlar. Zemheri ayı boyunca her hafta bu oruç başka bir aşiret tarafından tutulur.

"Eztore na baxçe xo yakeri/ be tore kılama xo vaceri/ esqe na dem u dewrani tuya, roştiyamı tuya tariye dünade" "Ben sana bahçemi açayım derken," kastettiği gönül ve ruh bahçesidir. Buna ek olarak da bu bahçeyi güzelleyen hali bir ezgide dillendirmeye işaret eder. "be tore klama xo vaceri" yani, "gel gönlümün sesini dillendirdiğim ezgimi söyleyeyim sana. Bu demin, devranın aşkı sensin, ışığım sensin dünyanın karanlığında," derken sevgiliyi yüceltme hali doruğa çıkıyor. Işığa benzetilerek, dünyanın karanlığının kendisiyle aydınlandığını ve demin-devranın kendisiyle anlamlandırıldığını söylemektedir. Ama bu dilde düşünmenin avantajı diyor ki, buradaki aşk halini, sevgiyi, sevgiliyi yüceltmek ancak çoğul olarak hissedilebilir ve çoğul olarak anlaşılmalıdır... Ben öyle anladım...


Böyle hatırlatmıştı dinlediğimde...

Barış Arslan
Şiir: Mehmet Çetin.
Ezgi: Patika
Sima wes u war be...
*
Sevgili Barış' ın ezgiyi dinlerken içine girişi, upuzun bir yol alarak vardığı iklimde anasıyla konuşurmuşcasına yürekten, sakıncasız, alçak sesle duyumsadıklarını aktardığı yazıyı okuduğumda çok etkiledi beni. Çarptı.

Yaşanmışlıklar, anlar, anılar asla unutulmuyor. Yalnızca derin uykuya yatıyorlar. Bazen bir ses, bazen bir koku, bazen bir dokunuş, bazen gözümüzün değdiği bir obje aniden uyandırıveriyor derin uykusundan ve olanca diriliğiyle karşımıza dikilip yüreğimizi didikleyiveriyorlar. "Dendar" gibi...

Yüreğine sağlık Barış.

Not: Ezginin bir kaç videosu vardı yayınlanmış ama kendim yapmak istedim. Acemi işi olmasının suçunu üstleniyorum yani...

3.10.2013

3


3

Önce Mahir’i çıkardı kafesten. Öptü uzun uzun kenesetinden, okşadı ve açık pencereden özgürlüğe salıverdi. Gözden kaybolana kadar izledi ardından. Sonra da İbo’yu aldı usulca. Zamansız tüy dökümüne girmişti nedense, üşüyebileceği geçti aklından ama alnını defalarca öptükten sonra onu da bıraktı. İbo, Mahir’ in aksine karşı binanın çatısına kondu önce. Minicik kafasını sağa sola çevirdi. Sanki hangi yöne gideceğine karar verememiş gibiydi. Bir süre sonra, ne sağa ne sola, Mahir gibi gökyüzüne doğru kanat çırpmaya başladı. Onu da gözden kaybolana kadar izledi.


Pencereyi kapattı ve saate baktı, yirmi bir dakikası daha vardı.

29.08.2013

BİZİM ÜSTÜMÜZE DE YAĞMUR YAĞSIN

Şirketten çıkana kadar her şey normaldi.
İki lokma atıştırmış, çayımı sigaramı da içmiştim ardından. Kalan işleri de toparlamış ve Emre'nin telefonla, "İş çıkışı alabilir misin?" dediği kitabı aramak işin dışarı çıkmıştım.
Sokağa adım atar atmaz başladı kâbus.
Caddede her tarafa asılmış dev ekran televizyonlarda akşam haberleri yayınlanıyordu:
"... Amerika, Felluce'de tamamen sivilleri hedef alan ve sizlerin haberlerde gördüğünüzden çok daha şiddetli bir intikam savaşı yürütüyor. Amerikalılar sadece kentin batı bölgesinde hakim. Orayı da saldırıların ilk günü ele geçirdiler. Cavlan, En-Nezar, eş-Şüheda ve Endüstri bölgelerine giremediler. Ele geçirdikleri bölgedeki bütün evleri, apartmanları ve camileri havaya uçurdular. Kayıpların yüzde 90'ından fazlasını siviller oluşturuyor."
Yüzlerce insan üstüme doğru gelmeye başladı. Bir o kadarı da beni önüne katarak sürüklüyordu. Kocaman bir hapishane avlusundaydık ve volta atıyorduk sanki. Gerçi "racon" a uymuyordu kimse, birbirlerinin "volta" larını kesip duruyorlardı, ama bu kalabalıkta normaldi herhalde. Ellerinde tespih de yoktu ve kahkahalarla gülüyorlardı.
Televizyonlarla kalabalığın sesi birbirine karışıyordu:
"... Ölenlerin cesetleri toplu mezarlara gömülüyor. Amerika'nın ve sözde Irak ordusunun kayıpları, açıkladıklarından kat kat fazla. Bu nedenle Medyanın Felluce'ye girmesine izin vermiyorlar. "Allavi askerleri" ele geçirilen bölgede yağma yapıyor. Taşıyabildikleri her şeyi alıp arabalara Yükleyip Felluce dışına çıkardılar."
Lokantalar tıka basa doluydu. Besmeleler, duâlar eşliğinde hâlâ yemek yiyordu insanlar. Onlar da gülüyordu. Camın hemen kenarında oturan adama ilişti gözüm bir an; tabağındaki eti kesmeye çalışıyordu bıçakla. Kesti ve ağzına attı lokmayı. Biraz çiğnedikten sonra ağzından çıkardığı "şey"i masanın ortasındaki tabağa bıraktı. Tabakta kurşun doluydu. Herkes gülüyor söylüyor ve yiyordu. Sürüklenmemek için lokantanın önündeki aydınlatma direğine yapışmıştım. Diğer masalara baktım tek tek. İnsan parçaları taşıyordu önlerindeki tabaklardan. Her masada bir kurşun kabı vardı ve ağzına kadar doluydu hepsi.
"... Harabeye dönen kentte trajedi yaşanıyor. Sokaklarda çok sayıda ceset var. Köpekler cesetleri yiyor. Dün ve önceki gün ABD keskin nişancıları tarafından öldürülen çocukların cesetleri hâlâ sokakta. Köpekler tarafından oradan oraya sürükleniyorlar. Ne aileleri ne de direnişçiler, keskin nişancılar nedeniyle cesetleri toplayamıyor. Amerikan güçleri binaları içindekilerle birlikte ateşe veriyor..."
Bağırıyordum ama kendim bile duymuyordum sesimi. Kalabalık daha çok gülüyordu. Ellerindeki torbalarda cesetler taşıyorlardı. Torbalardan sızan kan kaldırımdan oluk oluk akıyordu. Üstüne basıp geçiyorlardı.
Görmemek için ellerimle yüzümü kapattığım an yeniden önlerine kattılar beni. Kalabalıkla birlikte bir giyim mağazasına sürüklendim. İçerisi kalabalıktan sıcaktı; yapış yapış olduğumu hissettim bir anda. Askılardaki giysiler havada uçuşuyor, kapanın elinde kalıyor, bazıları çekiştirilmekten lime lime oluyor ama kalabalıktan yere düşemiyordu. Bu hengâmeden en fazla nasibini alan çocuklardı. Yere düşen kayboluyor, üstüne basıp geçiyorlardı.
"... Amerikan keskin nişancıları, kentin batı kesimindeki Tartar Caddesi'nde ve Fırat Nehri kıyısındaki yüksek binalarda yedi noktada pozisyon aldı. Onlarca keskin nişancı içme suyu ve yiyecek temin etmek için dışarı çıkan herkese ateş açıyor. Sokaklarda parçalanmış cesetler var. İnsanlar yakınlarını toprağa veremiyor. Bazıları keskin nişancılar nedeniyle cesetleri evlerinin içine gömüyor."
İçeride sağa sola savrulurken gözüme ilişen kasayla vitrin camı arasındaki açıklığa atıverdim kendimi bir anda. Derin bir soluk aldım. Yaşadığımın ne olduğunu anlamaya çalıştım. Rüyâ ya da kâbus olamazdı, ezilen ayaklarım hâlâ acıyordu çünkü. Anlaşılmaz uğultunun arasından televizyonun sesi duyuluyordu:
"... Felluce'den kaçan mültecilerin El Amiriye'deki kampının güvenliğinden sorumlu olan 60 yaşındaki Ebu Leys'in İslam-Online adlı haber sitesine yazdığı ifade aynen şöyle: Saldırının üçüncü günü Amerikan uçakları birkaç kez Felluce'ye kimyasal silah ve toz attılar. Ancak bir anda yağmur başladı ve bu zehirleri etkisiz hale getirdi. Bağdat'taki doktorlar, Felluce'den yaralı gelip ölenlerin bedenlerinde kimyasal silah izleri olduğunu belirterek, bütün dünyayı bunu görmeye çağırdılar. Haberlerimiz şimdilik bu kadar sayın izleyiciler. Tüm İslâm âleminin yarın başlayacak olan mübarek ramazan bayramını kutlarız. On dokuz ana haber bülteninde görüşmek üzere hoşçakalın."
Artık boşanmıştım göz yaşlarımı tutamıyordum. "Yağmur yağsın" dedim, "Bizim üstümüze de yağmur yağsın."
Yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın Yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın Yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın Yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın Yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın...

Yağmadı.

ümran düşünsel

2.07.2013

HALİÇ TERSANESİ



"250 dönümlük arazide iki yat limanı, iki adet lüks otel, bin kişilik cami ve tabii kutsal AVM ile lütfen bir park yapılacakmış." İlber Ortaylı

Fotoğraflar: Ümran Düşünsel/2013