1.05.2017

Ağaç Kurtları





   



1…“Yusuf’umun sözleri de gözleri de tavanda, üstünü örttürmem”



Benden sakladın benden sakladın benden sakladın benden sakladın benden sakladın benden sakladın
Saklamadım saklamadım saklamadım saklamadım saklamadım saklamadım saklamadım
“Sadece nasıl anlatacağımı bilemedim.”
Elindeki telefonu ne yapacağını bilemedi bir an için. Masanın üzerindeki petrol yeşili ahşap kutunun üstüne bıraktı sonra.
Petrol yeşiliydi yün kazak. Bugün de almamışlardı. Oysa ne çok üşürdü Yusuf. Emaye kömür sobasının arkasındaki divanı kimseye kaptırmamak için erkenden yatardı.  Kitap okurken de minderini sobanın yanına çeker, kitaptan başını kaldırdığı zamanlarda sırtını sobaya dayardı, tavana bakarken. Uzun uzun tavana bakardı, ta ki sırtı yanana kadar. Sanki okuduklarını anlatırdı tavana. Dudakları oynardı bazen, içinden konuşurdu belki de. Annesi, ölene kadar tavanı badana yaptırtmamıştı” derdi, yaşlar yanaklarındaki derin kırışıklıklara takıla takıla süzülürken. Tavandan dökülen Yusuf’unun sözlerini, gözlerini telaşla alır, avucunda okşar, yıkanmaktan iyice incelmiş mavi boncuk oyalı tülbendine özenle yerleştirir ve çeyiz sandığına kaldırırdı.
“Almadılar değil mi? Söylemiştim sana kızım, ‘içeriye almazlar’, diye. Boşuna günlerdir bekliyorsun burada. Birkaç güne mahkemeye çıkartırlar zaten. Suçlu da bulunsa, tahliye de olsa güçlü olmalısın. Şu haline bak, uçukların çok kötü, burnuna kadar yayılmış. Git evine. Giderken de şap al, iyi gelir uçuğa.”
Oğlu Nezir, Yusuf’tan bir gün önce gözaltına alınmış. Kaç gün önce anlattığını hatırlamaya çalıştı, hatırlayamadı. Anlatırken arada gülüyordu kadın. Sadece o anlarda, o da şaşkınlıktan bakıyordu kadının yüzüne.
“Badana yapmıştı Nezir’ im. Ev, ne olacak işte iki göz oda, hemencecik bitti badana. Bizimki artan kireç ziyan olmasın diye mahallede yazmadık duvar bırakmamış. Sabah uyandık ki bizim evin kapısına da yazılmış: ‘İhtar 1’ diye. Düşün, taşın, en sonunda çözdük olayı. Alışveriş yaptığımız nalburun oğlu karşıt görüşlüydü. Kirece kattığımız boyanın renginden anladılar herhalde.”
“Ondan mı gözaltına alındı oğlunuz?”
“Yok, yasak yayınla yakalanmış.”
“Yasak yayını okumak suç mu?”
“3714 adet olunca suç.”
Bunu söylerken de gülmüştü Kadın.
Bu defa yüzüne bakmadı kadının. Siyasi şubenin kapısından içeriye bakıyordu. En dipte bulunan Atatürk büstüne, büstün bıyık altından gülümsemesine takılmıştı gözleri.
Babaannesi geldi aklına. Yoksulluktan yaz kış aynı siyah mantoyu giyen, aynı siyah başörtüsünü takan babaannesi. Özellikle yazın, o siyah yün mantoyu her giymesinde;”kafir mendebur” deyişi!
“Acıya alışılmıyor kızım. Sadece acıya karşı tecrübe kazanıyor insan; hepsi  bu!”
Sinir olduğu bu kadın ve oğlu Nezir’ in ilerde hayatında ne denli önemli yer tutacağından habersizdi henüz ve son cümlesine de kızdı.
Sekiz
                                    Yıl
                                                                                   Sürmüştü


Mahkeme
.
            Altı ay sonra, davanın temyizden dönüşünün on yedinci gününde teslim almışlardı:
Mektubunu,
Parkasını,
Botlarını,
            Yedi lira yirmi beş kuruş parasını
            Ve diğer eşyalarını…
Öncesiyle, sonrasıyla sekiz buçuk yıl kaç yılda anlatılabilirdi ki?


2…“Oğlum!” dedi, kediyi okşayarak.


Gözlerinin daldığı masaya, üst üste yığılmış anıların en üstüne kırmızı bir gül düştü. Gülün sapını tutan eli, işaret parmağıyla orta parmağının ek yerinden başlayıp bileğe kadar uzanan belli belirsiz yara izinden tanıdığından hiç başını kaldırmadan gülü aldı Elif. Kokladı. Gülümsedi.
“Hiç duymadım geldiğini Metin, kusura bakma, dalmışım.”
Başını kaldırdığında, masadan kopardığı anılar sol gözünden tek bir damla olarak süzüldü, aktı. Yine bulutsuz gökyüzü gibi masmaviydi gözleri.
“Annen söylemişti geleceğini ama telaşeden unuttum gitti.”
“İlkten sana uğradım.”
“Sağ ol. Nezir’ e gideceğim bu akşam iş çıkışı. Öğlende alışveriş yaptım. Kitap da aldım. Sen de gelir misin?”
“Gelirim elbet. Epey oldu görüşmeyeli. Hâlâ aynı mı?”
“Artık “doktor” lafı ettirmiyor. Ben de yoruldum zaten. Dünyaya geri döndüğü nadir anlarda, yine abimin cellâdını bulup öldüreceğini söyleyip duruyor. “Hâlâ yaşıyor, biliyorum” diyor. Cellâtların gömüldüğü mezarlığı bulmuş. Sayıyormuş. Mezar sayısında artma yokmuş. Evi annesi öldüğünden beri ne temizledi ne de temizlettiriyor. Yattığı oda nerdeyse tavana kadar kitap, gazete doldu. Son gittiğimde takıldım: “Devrilseler altında kalıp ezileceksin” diye.
Onu dinlerken camın önündeki vazoların arasından çıkan kediyi izliyordu Metin. Gri, kısa tüylü kedi ortaya çıktıktan sonra ön patilerini öne doğru uzatarak gerindi uzun uzun. Sonra sırtını kamburlaştırdı ve salına salına gelip Elif’ in kucağına atladı. Bir süre kucağında döndükten sonra uygun pozisyonu bulmuş olmalı ki oturmaya karar verdi. Kafasını sallaya sallaya yüzünü sokacak yer açtı sol kol dirseğinin içinde ve öylece kaldı.
“Kuzey bu. Oğlum”
“Çok güzel bir kedi.”
“Oğlum!” dedi, kediyi okşayarak.
Kedi keyiften mırıldıyordu.
“Giysilerim hiç küçülmüyor anneciğim. Sütümü sen içirmediğin için küçülmüyor, biliyorum ben. Giysilerim hemencecik küçülsün istiyorum ben. O zaman yolları bilip sana gelebilirim”.
Kedinin çenesini bulup yüzünü açığa çıkardı Elif, burnundan öptü. Burnu ıslandı kedinin. “Yavrum benim”, diye fısıldadı kedinin burnunu silerken. Kendi gözlerini silmek aklına bile gelmedi.
Annesi tüm olanı biteni harfiyen aktardığı, tüm gelişmeleri bildiği halde, Metin yine de sorma ihtiyacı duydu:
“Kuzey’le görüşebiliyor musun Elif?”
Elif şaşkınlıkla, “Duymadın mı?”, dedi.
Hakan, daha fazla şaşkın, “Yok, duymadım”, dedi kekeleyerek.
“Neyse”, dedi Elif, “Giysilerinin küçülmemesinden şikayetçi. Sütünü ben içirmediğim için giysilerinin küçülmediğini, yani büyüyemediğini düşünüyor. Giysileri küçülünce büyüyecekmiş aklı sıra ve bana gelebilecekmiş o zaman!”
“Anladım”, dedi Metin, anlamadığı halde.
Elif kediyi okşamaya başladı yeniden.
“Apar topar evlendiler, biliyorsun oğlum”, demişti annesi, “kızcağız nasıl anlatacağını bilememiş işte. Elif, ‘Ben ağabeyimden utanmıyorum Rezzan abla, tam tersine gurur duyuyorum. Sadece uygun zamanı bekliyordum anlatmak için. Ciddi bir konu. Öyle, pat diye abim asıldı benim diyecek halim yoktu ya. Abimle karşıt görüşlüymüş üstüne üstlük. Bunu da evlendikten sonra öğrendim. Anlatmak daha da zorlaştı’ demişti. Zaten şunun şurasında ne kadar evli kaldılar ki? Sonra adam duyduğu zaman delirdi, ayrı yaşıyorlardı o zaman, daha boşanmamışlardı. Buraya geldi, etmedik hakaret, evde kırıp dökmedik eşya bırakmadı. Sonra da çekti gitti İngiltere’ mi ne, oraya işte. Ordayken boşandılar. Bir süre sonra oğlunu özlediğini söyleyip yanına istedi, tatil yapsın diye ama yollamadı geri. Hepsi üç dört ay içinde oldu. Bir yılı geçti, yollamıyor oğlunu. Kızcağız perişan oldu. Başvurmadık kapı bırakmadı. Avukata verdi sonra ama uzun sürermiş dava, hem de çok masraflı olurmuş. Nasıl altından kalkacak bilemiyorum.”
Dükkâna geleli nerdeyse bir saat olmuştu. Hiç müşteri gelmediğini fark etti Metin. Vitrindeki çiçekler de pek taze görünmüyordu. Elif’ e verdiği gülü zor seçmişti aralarından.
“Akşama bir şey kalmadı, sen annene görün istersen. Ben de gazete alayım Nezir’e bu arada. Sonra çıkarız.”
“Tamam, kalkayım ben. Gelirken gazete de alırım, sen yorulma.”


3… Gazeteleri asmadılar bir tek.


“Kağıdı vardı Yusuf’un, bir de kurşun kalemi. Kağıda yazardı önce, sonra da okurdu okurdu, aklına yazınca silerdi yeniden yazardı. Tek yaprağa binlerce sayfa yazdıydı. ‘Çıktığım zaman bastıracağım’, derdi hep. Yazdıklarını da astılar! Sonra da gömdüler.”
Karşısında görünmeyen bir kitap varmış da ondan okuyormuş ya da daha önce üzerinde düşünmüş, kurgulamış hatta prova bile yapmış gibi hiç takılmadan anlatıyordu Nezir. Arada vurgu maksatlı sesini yükseltiyor, bazen de fısıldar gibi iyice alçaltıyordu. Tek değişmeyen karşısındaki gazete dağına sabitlenmiş bakışlarıydı.
“Yazılana börtü böcek bile saygı duyar, toprağın altında kemirmez yazdıklarını. Sahi, yazdıkları harf harf mi karışır toprağa yoksa kelime kelime mi? Belki de paragraf paragraf karışmıştır toprağa. Bir defasında, ‘ben hiç aşık olmadım, kimsenin elini sevgiyle tutmadım, biliyor musun’, dediydi de, ben de ona, daha önümüzde uzun yıllar var, aşık da olacaksın, yarin elini de tutacaksın, hatta bıkacaksın, dediydim. Gülmüştük uzun uzun. ‘Gül de veririm değil mi? Ama gazeteye sarmam, gazetelerden kan akıyor oluk oluk, beyaz kağıt bulurum’ dediydi sonra. Yarini de astılar. Gülünü de. Gazeteleri asmadılar bir tek. Temiz olan her şeyi astılar. Mezarlarda biten güller var ya, onlar yare verilememiş güller. Börtü böcek onları da kemirmez, saygı duyar.
Sustu Nezir.  Dikkat kesildi. Başını ani hareketlerle bir sağa bir sola çevirdi. Yeniden sağa çevirdiğinde yüzünü buruşturdu. Elleriyle kulaklarını kapattı. Elif’le Metin’de, Nezir’ in baktığı yöne bakarak ve soluklarını tutarak onun gördüğünü görmeye ve duyduğunu duymaya çalıştılar. Nezir, dizlerini karnına doğru çekmiş, elleri kulaklarında, başını dizlerinin arasına gömmüş, bağırmaya başlamıştı:
“Geldiler işte, gene geldiler. Hepimizi öldürecekler.”
Elif, Nezir’ e doğru yönelmişken Metin tuttu kolundan. Başıyla işaret etti, ‘dokunma’ diye.
Nezir sanki etrafında kendisine saldıranlar varmış gibi kendisini korumaya çalışıyordu. Görünmeyen birilerini itiyor, arada yumruk sallıyordu.

Meydana bakan ne kadar bina varsa hepsinin çatısından ateş ediliyordu. Yağmur gibi yağıyordu boş kovanlar. İnsanlar panikle her yöne kaçışıyorlardı. Bir kısmı vurulup, bir kısmı birbirine çarparak düşüyordu. Kalkanlar, kalkamayanlar, ezilenler, toz duman, silah seslerine karışıp uğultuya dönen çığlıklar… Kulak zarları zorlanmaya başlamıştı Nezir’ in. Bir çocuk gördü yerde. Boş kovanları topluyor, topladıklarını cebine koyuyordu. Seslendi çocuğa, “kaç oradan” diye. Sesi vuruldu, düştü, ulaşamadı çocuğa. Fırladı yerinden, koşmaya başladı. Çocuğa ulaştığında silah sesleri susmuştu. Derin bir sessizlik çöktü toz dumanın üstüne, o da çöktü. Çocuğun elindeki ve cebindeki bütün kovanları aldı, attı. İki kişi gördü, nerdeyse üst üste yıkılmışlardı. Bir kısmı altta kalmış pankartı “Tam bağımsız Türkiye” yazısı okunacak şekilde üstlerine örttü. Çocuğun elini tuttu sıkı sıkı bayır yukarı yürümeye başladılar.

Sırtını dayadığı duvarın az ötesindeki kapı pervazının dibine uzandı Elif. Parmaklarını pervazın dibine, yere sürdü. Metin’e uzattı elini sonra. “Yine ağaç kurtlarıydı, duydum kemirme seslerini” dedi.
Metin, dertop olmuş Nezir’ i oturduğu mindere yatırmaya çalıştı. O kadar kasılmıştı ki epeyce uğraşması gerekti. Sonunda başardı, üstünü de örttü.
“Çok yoruldu”, dedi Metin, yerine otururken. “Nasıl bir dönemden geçtik? Sadece bedenlerimize değil, hücrelerimize kadar işkence gördük sanki. Fiziki işkencenin izi geçiyor zamanla da hücrelerimize işlemelerinin bedeli ağır oldu. Çocuklarımız bile bedel ödüyorlar.”

“Kuzey gibi!..Nezir’ in annesi,”Acıya alışılmıyor, sadece tecrübe kazanılıyor” demişti, haklıymış.”
“İnsanın yenilgilerinin, acılarının, kaybettiklerinin toplamı tecrübe. Mutluluğun tecrübesi yok!
“Neyse, biz de yorulduk, bir çay demleyim ben.”
“İstersen çayı bizde içelim. Annem oturuyordur daha.”
“Olur ama önce dükkana uğramam lazım. Kuzey’ i alacağım. Gece korkar.”


4… Konuşulanlar dağılmadan birikmeye başlamıştı üst üste.


“Anneni kahrından öldüren Yusuf’ un asılması değildi kızım. En yakınları elini eteğini çekti. Kardeşleri bile uğramaz, telefonlara çıkmaz oldu. Ben kendi kulağımla duydum, enişten, “ne halt etmiştir kim bilir, durduk yerde asmazlar adamı” demişti cenazede. “
“Bilmem mi Rezzan Abla. Annemi toprağa verdiğimiz zaman lütfen camiye geldiler. Ne mezarlığa ve ne de sonrasında eve uğramadılar bile.”
“Sandığı duruyor mu?”
“Sandığa doldurduğu Yusuf’ un öteberisini dağıttım hep. Sandığı da eskiciye verdim. Ağaç kurtları delik deşik etmişti zaten. Sadece tülbendine itinayla yerleştirdiği tavandan dökülen badana parçalarını sakladım. Hani, hep derdi ya, ‘Yusuf’umun sözleri de gözleri de bu badanada’ diye, onları işte. Kadife kaplı şeker kutusuna koydum, yatağımın başucunda, şifonyerin üstünde duruyor”
Konuşulanlar dağılmadan birikmeye başlamıştı üst üste. Küflenmiş limon kokusu geldi burnuna Metin’in. Kalktı camı açtı. Başını dışarı uzatıp derin derin nefes aldı. Sokaktan ağır ağır geçen, arada sanki izlenip izlenmediğini anlamak ister gibi dönüp arkasına bakan köpeği izledi gözden kaybolana kadar. Babasının dükkânına takıldı köpeğin ardına takılan bakışları geri dönerken. Baktı uzun uzun. O karanlıkta dükkânın içinde sandalyeye oturmuş babasının işini bitmesini bekleyen, kısa pantolonlu, saçları ıslatılarak zorla yana yatırılmış, elindeki pamuk şekerini yüzüne bulaştırmamak için dikkatle yemeye çalışan çocuğu gördü. Gülümsedi. Yüzüne yakışmış gülümsemeyle döndü odaya.
“Hasan ağabey bu ay mı boşaltacak anne bizim dükkânı?”
“Önümüzdeki aya sarkacakmış galiba oğlum.”
“Elif, dükkân boşalınca sen taşınsana bizim dükkâna. Tam dört yol ağzında. Çok işlek de burası, biliyorsun. Senin dükkân biraz sapa kalıyor sanki. Hem eve de yakın. Bence hiç düşünme, Hasan ağabey çıkar çıkmaz taşın.”
Elif, yüzünde odaya yeni gelmiş ve söylenenlerin son birkaç kelimesine yetişmiş, konuyu anlamaya çalışan bir ifadeyle, gözlerini kısarak baktı Metin’in yüzüne.
Telefonun sesi üçünü de irkiltti, geceye döndüler.
“Bu saatte, hayırdır?” dedi Rezzan.
Elif, çantasından aceleyle telefonunu çıkardı. Ekrana şaşkınlıkla bir süre baktıktan sonra aceleyle açtı.
“Kuzey’e bir şey mi oldu?” derken sesi kısık ve ürkekti. “Yok, hepsi yapıldı. Okula başlayana kadar başka aşısı yok.”dedi. “Kuzey’le konuşayım, iki dakika, lütfen!”
Telefon kapandı. Kuzey hızla binlerce kilometre uzağa gitmişti yine.
            “İneyim aşağı ben. Kuzey yalnız, uyanırsa korkar!”

5… İlk isyan o gece çıktı koğuşta, biliyor musunuz?”


(Duvardaki takvime baktı,) 2 Nisan’ı buruşturup bıraktı kül tablasının içine. Balkona çıktı. Sokaktaki tüm evler apartman olmuştu ve mevsimler anlaşılmasın diye bütün ağaçlar kesilmişti.
Mandalinayı budamakta yine geç kalmıştı işte, tomurcuğa durmuştu. ‘Yine taşıyamaz bu kadar mandalinayı, döker’ diye geçirdi aklından. Sardunyaların topraklarını kabarttı, mor salkımın kurumuş ince dallarını kırdı. Maydanozlar toprağı delip çıkmıştı ama filizler tohumları atamamıştı henüz. Başlarında şapka, boynu bükük insanlara benzetti onları.

“Volta atarken bir ayrık otu bulmuş Yusuf, köklüymüş. Koğuşa getirdiydi. Remzi vardı, tahliye olduğunda postallarını bırakıp gittiydi. Her şeyini bırakıp gittiydi aslında, adettendir. Ayrık otunu ekecek bir şey aradık bulamadık, Remzi’ nin postalının tekine yerleştirdik güzelce. İçini doldurana kadar, tüm koğuş, havalandırmadan cebimizde toprak taşıdık günlerce. Gündüzleri camın önüne koyardı otunu güneş alsın diye. Yatarken de ranzasının altına… Gece, uyuyana kadar fısır fısır konuşurdu onla.
Bir gece aramasında gördü Medet iti ranzanın altında postalı. Bi tekmede devirdi, ayrık otunu da ezdi ayağıyla. İlk isyan o gece çıktı koğuşta, biliyor musunuz?”

Begonyanın dibinde biten yabani otlara hiç dokunmadı Elif.
Kuzey, balkonun güneş alan sol köşesinde, yerde yuvarlanıp duruyordu keyifle.
Çöpe atılacakları toparladı. Mutfağa yönelmişken üst üste, ısrarla çalan zil sesi salonun ortasında durdurdu. Elindeki çöplerle açtı kapıyı. Nezir, elleri kapının kolunu sımsıkı kavramış şekilde kapıyla birlikte girdi içeri. Kapının kolunu bırakınca da dizlerinin üstüne çöktü.
Elif kapıyı kapatırken Nezir’ in gözlerindeki ışıltıyı fark etti, ürktü. Yüzünde de tuhaf bir gülümseme vardı.
“Öldürdüm onu!”
Ayağında ılık bir şeyin gezindiğini hissetti Elif, eğilip baktı, kandı. Nerden geldiğini anlamaya çalıştı. Elindendi. Kuru dalları sıkmış olmalıydı. Ellerini gevşetmeye çalıştı ama beceremedi, kilitlenmişti.
“Demiştim değil mi sana, öldüreceğim onu diye.”
“Nasıl?..Nerde?”
Zorla çıkmıştı ağzından sorular. Nezir’ e ulaştığından emin olmak için dikkatle izledi tepkisini Elif.
“Yakaladım onu sonunda. Aksaray’da kocaman bir market açıldı ya, onun duvarına dayamış sırtını oturuyordu. Pişkin pişkin gülümsüyordu. Eve getirdim. Sabaha kadar yalvardım. Pişman olduğunu söyleseydi asmayacaktım ama söylemedi. Tek kelime etmedi.”
Elif, ellerinin gevşediğini hissetti. Kuru dallar, yapraklar döküldü yere. Eli kanamaya devam ediyordu. Ellerini kaldırıp açarak boş boş baktı.
Kapı zili çaldı. Ellerindeki boş bakışlar kapıya yöneldi ve boşa çıkan ellerini arkasına sakladı Elif.
“Geldiler, polisler geldi, beni alacaklar” dedi Nezir. Sakindi.
“Elif, benim!”
Kapıya koştu Elif, açtı. Metin’di.
“Dün gece netleştirmedik şu dükkân…”
Cümlesini bitiremedi.
“Nezir. Ne işin var senin burada? Neler oluyor Elif?”
“Onu öldürmüş.”
Nezir ayağa kalktı. Bacaklarını sıvazlayarak pantolonunu düzeltti. Parmaklarıyla uzun saçlarını taradı sonra.
“Yusuf’ un ayakucuna gömeceğim onu. Eğer gömemeden yakalanırsam siz gömün!”
Metin  evin kapısını kapattı hızla.


6… İlk defa Yusuf’ u gördüm rüyamda.


“Kapıyı da açık bırakmışsın Nezir”
Arabada, elleri bacaklarının arasında, başı öne eğik tek kelime konuşmadan oturan Nezir, başını kaldırıp eve baktı.
“Anahtarı bulamadım. Bir daha eve giremem diye açık bıraktım işte”
İndiler arabadan. İçeri girdiler. Holdeki, küçük odaya açılan kapının solundaki gazete yığını devrilmişti.
“Nerde?”
Başıyla küçük odayı işaret etti Nezir.
“Siz durun burada.”
Metin yere saçılmış gazeteleri ayağıyla yana iterek kapıyı araladı, içeriye girdi. Tavanın ortasından, avizenin asılı olması gereken yerden sarkan ipin ucunda bir vitrin mankeni sallanıyordu…
Holden Nezir’ in sesi geliyordu.
“Bütün gece oturdum. Sabaha karşı içim geçmiş. İlk defa Yusuf’ u gördüm rüyamda. Yağmur yağıyordu şakır şakır. Taksim Meydanı’nda, bir şemsiyenin altında gül veriyordu güzel bir kıza. Bembeyaz bir kâğıda sarmıştı ıslanmasın diye. Öyle mutluydu ki…

1.05.2016


Söz: Ümran Düşünsel
Beste/Seslendiren: Umut Altınçağ

2.06.2015

'Ölüm bir ‘gövde’ olunca anlam biçilmez de ne yapılır ki?'

Ümran Düşünsel’in öykü kitabı “Kırık Patika”, kısa bir zaman önce Babek Yayınları’ndan çıkarak okurla buluştu. Aynı zamanda radyo oyunu yazarı da olan Düşünsel ile son kitabını konuştuk.

Röportajın devamı için:

Ömer Turan röportajı.





"Sonuç olarak Kırık Patika’yı sadece öykü severlerin değil aynı zamanda öykü yazarlarının da okumasını tavsiye ediyorum. Ümran Düşünsel’i de kutluyorum. Beni dağlarda, kırlarda, kasabalarda, nehirlerde rüzgârların, kuşların, çiçek tozlarının kanatlarında, kâh hüzünlü, kâh gizemli bir yolculuğa çıkardığı için."

Yazının devamı için:

Adil OKAY/ Cumhuriyet Kitap Eki'nde yayınlanmıştır.

3.03.2015

Kırık Patika 27 Şubat 2015'de yayınlandı.






Kırık Patika’da yürürken…
  


~Merikekliğin gagasına bir yağmur damlası düşer,
kaya çatlağında bir menekşe biter.
Bulut yarılır, patika göğün yamacına taşınır.~


Uygarlığın geldiği aşamadan geriye doğru gitmek, eski kuşakların ahlanarak özledikleri zamanlara götürmek, yeni çağın gittikçe yer edinen alışkanlıklarını yok saymak hem mümkün değil ve hem de doğru değil. Fakat gelişmelerin/geçiş süreçlerinin eski zaman ve mekâna ve hatta şimdiye ait güzellikler üzerindeki tahribat ve dahi tahrifatlarını en aza indirmek, önceki zamanların güzelliklerini yeni kuşaklara aktarmak mümkün. Varlık koşullarını tahkim etmek olarak da anlaşılabilir deyip iki nokta üst üste koyalım.

“Küle gül ektim, kara saka. Külü kara döktüm, gülleri sakaların üstüne. Gelincik şurubu şişeleri diziliydi camın önünde gül açtığında, gül dalında saka öttüğünde. Hani, şurup şişelerinde limon tuzunun gelinciği soyup suya giydirdiği mevsim. Kar vaktinden çok kül vakti oldu ömrümüzün.”

Hatırlatarak başlıyor Ümran. Unutmanın, unutturmanın zulmüne inat her öyküsü hatırlatma etkisiyle bir yolculuğa çağırıyor.
Nicedir uzağımızda duran o hakkaniyet duygusu, dışımızdaki hayatın hakkını önceleyen görme ve duyma halleriyle, titiz bir sevgiyle örülmüş her bir öyküsü. Epey zamandır bu kalitede çıkan bir kaç eserden biri demek kesinlikle haktır.
Doğanın efendisi değil, sadece parçası olduğunu düşünen çobanın cebindeki defter kalem aslında müthiş bir çağrıdır. Kırık dizin üzerinde tutulmuş not, kanadı kırık kuşun gazelle dönen avazıdır. Okurken, tabiatın insan zulmünden kurtulup usul usul doğrulduğunu hisseder, kendinizi dışarı atmak istersiniz. Kapınızı yeni güne araladığınızda, karşı ağıl çitlerine tünemiş serçelerin cıvıltısı, kanadı kırık eşinin başını bekleyen angutun gazeli, uğuldayan baharın tazeliği karşılar sizi. İğde kokusu bütün doğayı kuşatmıştır evvelden. Karşı yamaçtan kıvrılarak ağan patika ayaklarınızı davet eder. Duramazsınız yerinizde.
Patika bir yerden kırılınca, başka bir patika keder edinip kırığı imdada yetişir. Güzeller dağın meramını, yamacına yayılmış keçinin de, havlamaktan aciz köpeğin de mekânı eşittir bu fotoğrafta. Dağ mutludur bağrındaki devinimden. Başında dönenen bulutların gülümsemesi de bundandır.
Gağan zamanı, kuş kanatlarının zirvelerine iz bıraktığı, o mor katarı dağların bağrına at süren gençlerin ardından çalan tek telli bir curanın, doğanın sesleriyle nasıl bir orkestra oluşturduğunu duyacaksınız. Gök iner yere yârenlik eder, kuş tilkinin hatırını sorar, kartal buluta el ense! Bütün sesleri renkleriyle halay halindedir hayat…

                “Boyundan büyük namluyu omuzlamış, ceviz ağaçlarının kollarıyla her mevsim sarıp sarmaladığı, kızıl saçlı, genç ve güzel bir kadına benzerdi değirmen uzaktan.”

Değirmende kurulan o kadim sofraya uzanan kalabalık ellerden biri de sizin elinizdir hissine kapılırsınız. Kalabalıklaşır sofra. Baharla kışın birbirinden ayrıştığı sancıya tanıklık edeceğiniz kadar eski ile yeninin o naif didişmelerine de tanıklık edersiniz kaşık sesleri arasında.
Başınıza aniden “üçikindivişneçiçeğiyağmurları”yağabilir, kayalar ağlayıp dengbej kuşlar ötebilir. Ada’nın babaannesinin tavuklarından aşırdığı teleklerden yapılmış Kızılderili başlığı, gökkuşağına dönüşebilir.
Ölü ağacın gövdesini mekân tutmuş konuklarını görünce, çocukluğunuzun “içinde gökyüzünü, denizi, kırları, ateşi, gökkuşağını hapsetmiş misketleri kayıp düşebilir elinizden. Dallarının konukları, gölgesinin müdavimleri çıkagelir evvel zamandan. Gelir de, minnetiyle sıraya dizilir ölü sandığımız gövdesinin konukları arasında.
Kitabın son sayfasına kadar umut, sevgi, ahde vefa çıtası hiç düşmez. Uyuya kalacak kadar yaşlanmış üç ayaklı köpeğin, felçli martının, toprağı yarıp çıkan otun, yoldaş kedilerin, hakkını aynı sofrada payeden muhteşem bir görme duyma halidir tanık olacağınız.
Dışımızdaki hayatın varlığımızın mutlak zemini olduğu gerçeğini bir an bile unutmadan yapılan bir çağrı Kırık Patika. Nicedir gözlediği yol açılsın diye, karlara kül serperek baharı erkene almak isteyen annenin çabası kadar muhteşem bir şey. Hem de rayiha ve iğde kokulu.
Masala, düşe ihtiyacımız var. İnsanlığın değil sadece, hayatı temsil eden bütün çevrenin ihtiyacı var bu düşe. Bu düşü örmekte önemli, çok önemli bir çabadır yazmak. Israrla bunu hatırlatıyor Ümran. Müthiş titiz, müthiş estetik bir dil ile. Bir arada, yan yana bitişik renklerle. Güler yüzle hatırlatıyor, güler yüzlü öykülerle. Alt alta yazılsa şiir kitabı olur, bu kadar da naif bir dil. Zaten okuyunca filmlerini de izlemiş olacaksınız. Işığın, seslerin, kokuların hatta dağ uğultularının bile bu kadar belirgin fark edildiği az sayıda nitelikli çalışmalardan biri Kırık Patika.
Temel prensibi pazar hırsı olan egemen sistem her şeyi büyük bir hızla tüketiyor. O kadar hızla tüketiyor ki, bitenin başlayanın farkına varmak bile artık özel çabalar gerektiriyor. Nesneler, olanaklar her şey hızla değişiyor ve bir çok şey kayboluyor. Bu değişimin karşısında durmak elbette gereksiz. Asıl mesele, gelişimin yönünü hayat yararına çevirebilmektir. Bu da ancak yeryüzü kaynaklarının, uygarlığın sunduklarının hakça kullanılması ile olanaklıdır. Yerkürenin hemen her yerinde sürdürülen çabalar bu umuda işarettir ki; Kırık Patika bu türden bir emeğin ürünüdür.

Siyah sol kanattan kopartılmış teleğin, kına taşının gözyaşına batırılmasıyla yazıldı.”

Keşke Ümran daha önce ve çokça yazsaydı diyecekken insan, bundan sonra aralıksız yazmalı demek yetişiyor akla. Yazacak ve yazmalı mutlaka.

Not: Kitabı dikkatli kapatmakta fayda var bir kedinin kuyruğu sıkışabilir. Okurken gezinip duruyor kediler sayfalarda sessizce çünkü.

Barış ARSLAN

Kırık Patika-Sayfa 7-10

18.02.2015

SANCI


İlk sayısıyla yayın hayatına merhaba diyen "SANCI" Kültür, Sanat, Edebiyat Dergisi'nde, benim de, "Patikalar (Kırık- Yamalı-Bombalanmış ve Patikaya Güzelleme" isimli hikâyelerim var.

Ümran Düşünsel

Gelîya Qedexîye / Yasak Vadi


Bu sayıda GELÎYA QEDEXÎYE(Yasak Vadi) isimli hikâyem var.
...
Tam cayo ke awe û xîz lew nanê yewbînan ra, ez uca ronişta. Mi lepa xo bi xîz dekerde. Yew lepa xo ra veng kerd lepa bîne. Xîz leyîrê kerrayan o, bawkalê xîzî ko yo.

(Derya apey ancîya.)

Koyî yew destê mi ra herikîyayî destê min ê bînî. Peskovî, xezalê koyan lepanê mi de çindik dayî. Yew luya rengê sîmî de zincîya xo mîyanê xîzî ra vet û hetê koyî ra derg kerd.

(Derya asoyî ra acêr herikêno. Ez çirtanî nêvînena, la dûrî ra vengî yenê.)

Luyî tena sanikan de xasûg ê. Mi yew luye temaşe kerde, luyêka dadîya leyîran. Leyîrê xo lewnayêne. Payanî ra bî. Goşê aye vengan de, çimê aye derûdor de. Hende tebîî bîye ke sey tebîetî bî, tîmsalê tebîetî bî.

(Derya ke ancîyabi, koyî vejîyaybî meydan.)

Tam naye ra bi xora, bê ke ez tef-talê xo bigîrî, cêbê mi de estareyê deryayî, derya gama ke ancîyabi xo dima kerdbi xo vîr ra. Yew zî çanteyê min ê paştî, ez kewta rayîr û dirban ser.

Ez ameya û ameya, peynî de resaya nê cayî. Mi va ‘kar’, va ‘Şiwantî esta.’ Mi va ‘Beno.’ 
... 
         Çeviri: Roşan Lezgîn


 *
Tam suyun kumla cilveleştiği çizgiye oturdum. Kumu avuçladım. Bir elimden diğerine aktarıyorum. Taşın yavruları kum, kumun dedesi dağ.

(Deniz çekilmeye başladı.)

Bir elimden diğerine aktarılıyor dağlar. Dağ keçileri, marallar zıp zıp avuçlarımda. Bir gümüş tilki burnunu kumdan çıkartıp dağa uzatıyor.

(Deniz ufuktan aşağı akıyor. Şelaleyi görmüyorum, sesi geliyor uzaklardan.)

Tilkiler yalnızca masallarda kurnaz. Bir tilki izledim, anne tilki. Yavrularını emziriyordu. Ayaktaydı. Kulakları seste, gözleri görüntüde. O kadar doğaldı ki doğa misaliydi, doğa temsiliydi.

(Deniz gidince dağlar açığa çıktı.)

Tastamam ondan işte tası tarağı dâhi almadan, cebimde denizin giderken unuttuğu deniz yıldızı, bir de sırt çantamla yollara dökülmüşlüğüm.

Vara vara buraya vardım. ‘İş?’ dedim, ‘Çobanlık var,’ dediler, ‘Olur,’ dedim.


Kapak fotoğrafları: Ümran Düşünsel