23.10.2013

SİBER SUÇ İŞLEYENİN AĞZINA BİBER SÜRÜLÜP BIRAKILMIYOR ARTIK :)

Siber suçlar şu biçimde tanımlanır: 
....
Bireylere veya birey gruplarına yönelik, mağdurun onurunu zedelemeye veya mağdura fiziksel veya zihinsel olarak doğrudan veya dolaylı olarak zarar verme suçu kastı ile internet (görüşme odaları, e postalar, ilan sayfaları ve gruplar) ve cep telefonu (SMS/MMS) gibi çağdaş iletişim araçları kullanarak zarar verme amaçlı saldırıların yapılmasıdır.
...

Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü yukarıdaki tanımı da kapsayan suçlarla mücadele amaçlı kurulmuş olup, saldırgan her ne kadar kimliğini gizlese bile kolaylıkla yakalayıp cezalandırmaktadır. Saldırganın kimliği deşifre olunca mağdur da maddi ve manevi tazminat davası açmaya hak kazanır doğal olarak.


Bilgi olarak burada bulunsun istedim!

Ne olur ne olmaz, belki günün birinde gerekebilir değil mi?

:)

17.10.2013

DENDAR



Meyman u Dendar
'Dendar vano xore, den wazene cıra'


Bir halk, o halkın koca bir kültürünü ezgilere sığdırılabilir. Hele de Kürt halkı gibi, etnisitesine ait herşeyi zalim tarafından yasaklanmış bir halk ise sözünü ettiğimiz; insanlığın en güzel icatlarından olan yazılı dilden yoksun ise, -ki; bir dil, bir halk demektir- işte o zaman, sözlü edebiyat bir halkın bütün varlığını imgelere saklar. Saklar da, kendinden sonraki kuşaklara, kutsal emanetler gibi kah ezgi, kah şiir, bazen bir masal (sanık-çirok) olarak armağan eder korunması ve süreği için... Özellikle de pagan kültürlerin başat kaçınılmazıdır bu. Aşağıya aktarılan ezginin deşifresini yaparsak karşımıza bu türden bir gerçeklik çıkar.

Ez tore na zerya xo yakeri 
Be tore decone xo vaceri 
Xeyle waxt teyna nale na zeryam 
Ustena çe mı rijiye be to 
Dendare tuyo, ez tore mıneto 
Meymana Xızırya to ospora 
Hewne mı de fetelina 
Gula to boya gula usariya 
Sere mı de çerexina
Ez tore na baxçe xo yakeri 
Be tore kılama xo vaciri 
Esqe na dem u dewran tuya 
Roşta mı tuya tariye düna de 
Dendare tuyo ez tore mıneto

Türkçesi:
Ben sana bu yüreğimi açayım
Gel sana ağrılarımı anlatayım 
Hayli zamandır yalnız inledi bu ciğerim (yüreğim) 
Evimin direği yıkıldı sensiz 
Sana borçluyum, minnettarım (borçlun, minnettarınım) 
Xızır' ın konuğusun sen 
Atlısın, rüyamda dolanırsın 
Gülsün sen, bahar güllerinin kokususun 
Başımda dolanırsın
Ben sana bu bahçemi açayım 
Gel sana ezgimi söyleyeyim (klamımı) 
Bu demin, devranın aşkı sensin 
Işığım sensin dünyanın karanlığında 
Borçluyum sana, minnettarım (borçlun, minnettarınım)

"Ez tore na zerya xo yakeri/ be tore decane xo vaceri," derken, ozanın mensubu olduğu kavmin dil ve kültür zenginliğinden oldukça yüksek düzeyde haberdar olduğunu farkediyor insan. Aslında, yazılı halinden yoksun olduğu ve sürekli bir baskı altında olduğundan olsa gerek ki; kirmanciki ağrıyan, ağrıya yakın duran bir dildir belki de. Yüreğini açmaya hazır ve ağrıları paylaşmak kadar da insancıl. Elbette ki ozanın buradaki duyarlılığının çok büyük bir payı var. Ama bir de bu türden imgelere sahip bir dilin, bir dili taşıyan köşe taşları olan imgelerin, bu derece bitişik durduğu bir dilin iç zenginliği söz konusudur ki, inançsal bazı ritüelleri başta olmak üzere bir çok olayı, öyküyü, anlatımı bir tek imgede verebilecek kadar da zengindir. Yüreği açmak, ağrıyı biriktirip paylaşabilmek, insan algılarının temiz kalmışlığı, sevmek, paylaşmak, karşıdakine saygı, yüceltme ve en önemlisi de tahammül gibi erdemlere işaret eder. 

"Xeyle waxt teyna nale na zeryamı/ ustuna çemi rijiye be to" Kavminden kopmuş bir insanın biriktirdiği yalnızlık ile ağrılara işaret etse de kısmen, temel vurgu, sevgiyi yüceltmek ve sevgilinin (sadece kişi anlamında sevgili değil, daha geniş anlamda) yüceltilmesi, karşıdakinin onore edilmesinedir burada. "Ustına çeyi" yani evin direği, Kırmançlar' da önemli bir imgedir. Bir biçimde, hayatın döngüsünün bağlı olduğu temel ekseni ifade eder. Yaşamın üzerine kurulu olduğu döngüyü yani. Hemen ardından çok ustaca, "dendare tuyo ez tore mineto" yani "sana borçluyum, minnettarınım," derken ozan, mensubu olduğu kültüre, o kültürün kendisine bahşettiği duyma hallerinin içinde; duyduğu aşk halinin, yaşadığı güzel duyguların sahibi, kendine bağışlayanı olarak da sevgiliyi yüceltiyor.

Buradaki yüceltme biçimi kulluğu içermiyor. İnsanın insanla ilişkisinde, paylaşarak, çoğalarak ve daha doğrusu birbirinden aldığı güzellikleri, kendi renklerini de katarak elde ettiği bir güzellemeyle karşıdakine, ozan olma durumundan kaynaklı olarak da etrafına verme nezaketi ve sevgi halidir.

"Meymana Xızıri' ya to ospora/ hewne mı de fetelina/ gula, to boya gula usariya seremıde çerexina" Xızırın konuğusun sen, atlısın, rüyamda dolanırsın, gülsün sen, bahar güllerinin kokususun başımda dolanırsın. Aramızda bir çok arkadaş birebir bilir, bilmeyenlerin bir çoğu da okuyarak bir biçimde duymuştur bunu. Burada anlatılan şudur: Kızılbaş alevi inancında, özellikle de Dersim ve çevresinde "Xızır Orucu" diye üç günlük bir oruç tutulur. Bu orucun her günü ayrı bir sebeple tutulur ve kendine has ritüeli vardır her günün. Fakat uzun olacağından ilk iki günü geçip, yukarıda deşifre etmeye çalıştığım klamın konusu olan "Xızır konuğu" kısmını anlatacağım. Bu oruç' un son gününün gecesi, yani üçüncü gece bekar insanlar su içmezler. Özellikle yağlı ve tuzlu şeyler yedikleri de olur iyice susamak için. Derler ki; gece, rüyasına giren, kendisine su veren, ya da evinin, köyünün yakınında bir yerde su içen insan rüyanın sahibinin kaderidir. Büyüklerimizden bir çok bu türden bir su verme ve kader olma öyküsünün gerçek olduğunu duymuşluğumuz var. Ozan' ın burada kastettiği konukluk ve rüyasında dolaşma hali budur. Güllere benzettiği, ordan öte güllerin kokusuna benzetip başında dolandırdığı da bu konukluktan kendisine sevgili olmuş insandır işte.

Dördüncü gün, yani orucun bittiği gecenin ertesindeki sabah, evin en yaşlı kadını, (diyelim ki evde gelinler de vardır ama bunu yapan en yaşlı kadın olmalıdır) erkenden kimse uyanmadan kalkar ve gündoğumu, yanına dönerek şöyle bir dua eder " Ya tica homete, tenga ma bırese. Sıftı rısqe ter u türi, 72 milleti, bado ye der u cirani ucara tepya ye çe mi kem meke! Hometa xo tepa meverde" Derki: "Ey evreni ışıtan büyük güneş/ışık, bizi darda bırakma. Önce kurdun kuşun, börtü böceğin, 72 milletin, sonra konu komşumun en sonra da benim hanemin, çocuklarımın rızkını eksiltme. Kudretini bizden esirgeme!" Görüldüğü gibi, sadece sevgiliyi yüceltme şeklinde bir hal yok burda. Duasında bile önce börtü böceğin, kurdun, kuşun, sonra bütün insanlığın ve konu komşunun en sonunda kendisinin iyiliğini isteme hali vardır. Aslında Pagan kültürlerin, yani doğa ve insan merkezli kültürlerin tümünde buna benzer durumlar vardır.

Dua bittikten sonra, yaşlı kadın su almaya gider. Derler ki; o sabah en erken uyanan insan Xızır'ın boz atıyla geçtiğini görürmüş. Xızırın atı' nın eğilip içtiği kaynaktaki su zemzem suyudur. Tabi bunu sadece kalbi temiz ve kötülük etmemiş/etmeyen biri görebilir. Sonra yaşlı kadın bu sudan getirip çocuklarına içirdikten sonra o günkü yemeklerini de aynı suyla yapar. Mümkünse yine bu suyla çocuklarına, torunlarına banyo da yaptırır. Bu banyo sırasında, yani çocuklarını yıkarken "Xızır derdi, belayı sizden uzak götürsün. Ayağınız taşa değmesin, ruhunuz ve bedeniniz bu su kadar temiz ve dertsiz olsun" şeklinde bir de dua eder.

En son, ahali uyandığında, orucun son günü komşu köylerden konukluğa gelmiş insanlarla birlikte kurbanlar kesilip, sadece bu orucun son gecesi yapılan bir yemek olan "Qaute" yapılır. Küçük çocuklar, kesilen kurbanlardan ve kızartılmış buğdayın öğütülmesiyle elde edilen, pişirildikten sonra içine kaynatılmış tereyağı ile şerbet dökülen bu yemekten nasibini almak için ev ev dolaşırlar. Sadece köyün çocukları değil, yakın komşu köylerden de çocuklar toplanıp gelirler. Gittikleri her evin kapısında sevgiyle karşılanır, büyükler tarafından gözlerinden öpülür ve paylarını alırlar. Zemheri ayı boyunca her hafta bu oruç başka bir aşiret tarafından tutulur.

"Eztore na baxçe xo yakeri/ be tore kılama xo vaceri/ esqe na dem u dewrani tuya, roştiyamı tuya tariye dünade" "Ben sana bahçemi açayım derken," kastettiği gönül ve ruh bahçesidir. Buna ek olarak da bu bahçeyi güzelleyen hali bir ezgide dillendirmeye işaret eder. "be tore klama xo vaceri" yani, "gel gönlümün sesini dillendirdiğim ezgimi söyleyeyim sana. Bu demin, devranın aşkı sensin, ışığım sensin dünyanın karanlığında," derken sevgiliyi yüceltme hali doruğa çıkıyor. Işığa benzetilerek, dünyanın karanlığının kendisiyle aydınlandığını ve demin-devranın kendisiyle anlamlandırıldığını söylemektedir. Ama bu dilde düşünmenin avantajı diyor ki, buradaki aşk halini, sevgiyi, sevgiliyi yüceltmek ancak çoğul olarak hissedilebilir ve çoğul olarak anlaşılmalıdır... Ben öyle anladım...


Böyle hatırlatmıştı dinlediğimde...

Barış Arslan
Şiir: Mehmet Çetin.
Ezgi: Patika
Sima wes u war be...
*
Sevgili Barış' ın ezgiyi dinlerken içine girişi, upuzun bir yol alarak vardığı iklimde anasıyla konuşurmuşcasına yürekten, sakıncasız, alçak sesle duyumsadıklarını aktardığı yazıyı okuduğumda çok etkiledi beni. Çarptı.

Yaşanmışlıklar, anlar, anılar asla unutulmuyor. Yalnızca derin uykuya yatıyorlar. Bazen bir ses, bazen bir koku, bazen bir dokunuş, bazen gözümüzün değdiği bir obje aniden uyandırıveriyor derin uykusundan ve olanca diriliğiyle karşımıza dikilip yüreğimizi didikleyiveriyorlar. "Dendar" gibi...

Yüreğine sağlık Barış.

Not: Ezginin bir kaç videosu vardı yayınlanmış ama kendim yapmak istedim. Acemi işi olmasının suçunu üstleniyorum yani...

3.10.2013

3


3

Önce Mahir’i çıkardı kafesten. Öptü uzun uzun kenesetinden, okşadı ve açık pencereden özgürlüğe salıverdi. Gözden kaybolana kadar izledi ardından. Sonra da İbo’yu aldı usulca. Zamansız tüy dökümüne girmişti nedense, üşüyebileceği geçti aklından ama alnını defalarca öptükten sonra onu da bıraktı. İbo, Mahir’ in aksine karşı binanın çatısına kondu önce. Minicik kafasını sağa sola çevirdi. Sanki hangi yöne gideceğine karar verememiş gibiydi. Bir süre sonra, ne sağa ne sola, Mahir gibi gökyüzüne doğru kanat çırpmaya başladı. Onu da gözden kaybolana kadar izledi.


Pencereyi kapattı ve saate baktı, yirmi bir dakikası daha vardı.

29.08.2013

BİZİM ÜSTÜMÜZE DE YAĞMUR YAĞSIN

Şirketten çıkana kadar her şey normaldi.
İki lokma atıştırmış, çayımı sigaramı da içmiştim ardından. Kalan işleri de toparlamış ve Emre'nin telefonla, "İş çıkışı alabilir misin?" dediği kitabı aramak işin dışarı çıkmıştım.
Sokağa adım atar atmaz başladı kâbus.
Caddede her tarafa asılmış dev ekran televizyonlarda akşam haberleri yayınlanıyordu:
"... Amerika, Felluce'de tamamen sivilleri hedef alan ve sizlerin haberlerde gördüğünüzden çok daha şiddetli bir intikam savaşı yürütüyor. Amerikalılar sadece kentin batı bölgesinde hakim. Orayı da saldırıların ilk günü ele geçirdiler. Cavlan, En-Nezar, eş-Şüheda ve Endüstri bölgelerine giremediler. Ele geçirdikleri bölgedeki bütün evleri, apartmanları ve camileri havaya uçurdular. Kayıpların yüzde 90'ından fazlasını siviller oluşturuyor."
Yüzlerce insan üstüme doğru gelmeye başladı. Bir o kadarı da beni önüne katarak sürüklüyordu. Kocaman bir hapishane avlusundaydık ve volta atıyorduk sanki. Gerçi "racon" a uymuyordu kimse, birbirlerinin "volta" larını kesip duruyorlardı, ama bu kalabalıkta normaldi herhalde. Ellerinde tespih de yoktu ve kahkahalarla gülüyorlardı.
Televizyonlarla kalabalığın sesi birbirine karışıyordu:
"... Ölenlerin cesetleri toplu mezarlara gömülüyor. Amerika'nın ve sözde Irak ordusunun kayıpları, açıkladıklarından kat kat fazla. Bu nedenle Medyanın Felluce'ye girmesine izin vermiyorlar. "Allavi askerleri" ele geçirilen bölgede yağma yapıyor. Taşıyabildikleri her şeyi alıp arabalara Yükleyip Felluce dışına çıkardılar."
Lokantalar tıka basa doluydu. Besmeleler, duâlar eşliğinde hâlâ yemek yiyordu insanlar. Onlar da gülüyordu. Camın hemen kenarında oturan adama ilişti gözüm bir an; tabağındaki eti kesmeye çalışıyordu bıçakla. Kesti ve ağzına attı lokmayı. Biraz çiğnedikten sonra ağzından çıkardığı "şey"i masanın ortasındaki tabağa bıraktı. Tabakta kurşun doluydu. Herkes gülüyor söylüyor ve yiyordu. Sürüklenmemek için lokantanın önündeki aydınlatma direğine yapışmıştım. Diğer masalara baktım tek tek. İnsan parçaları taşıyordu önlerindeki tabaklardan. Her masada bir kurşun kabı vardı ve ağzına kadar doluydu hepsi.
"... Harabeye dönen kentte trajedi yaşanıyor. Sokaklarda çok sayıda ceset var. Köpekler cesetleri yiyor. Dün ve önceki gün ABD keskin nişancıları tarafından öldürülen çocukların cesetleri hâlâ sokakta. Köpekler tarafından oradan oraya sürükleniyorlar. Ne aileleri ne de direnişçiler, keskin nişancılar nedeniyle cesetleri toplayamıyor. Amerikan güçleri binaları içindekilerle birlikte ateşe veriyor..."
Bağırıyordum ama kendim bile duymuyordum sesimi. Kalabalık daha çok gülüyordu. Ellerindeki torbalarda cesetler taşıyorlardı. Torbalardan sızan kan kaldırımdan oluk oluk akıyordu. Üstüne basıp geçiyorlardı.
Görmemek için ellerimle yüzümü kapattığım an yeniden önlerine kattılar beni. Kalabalıkla birlikte bir giyim mağazasına sürüklendim. İçerisi kalabalıktan sıcaktı; yapış yapış olduğumu hissettim bir anda. Askılardaki giysiler havada uçuşuyor, kapanın elinde kalıyor, bazıları çekiştirilmekten lime lime oluyor ama kalabalıktan yere düşemiyordu. Bu hengâmeden en fazla nasibini alan çocuklardı. Yere düşen kayboluyor, üstüne basıp geçiyorlardı.
"... Amerikan keskin nişancıları, kentin batı kesimindeki Tartar Caddesi'nde ve Fırat Nehri kıyısındaki yüksek binalarda yedi noktada pozisyon aldı. Onlarca keskin nişancı içme suyu ve yiyecek temin etmek için dışarı çıkan herkese ateş açıyor. Sokaklarda parçalanmış cesetler var. İnsanlar yakınlarını toprağa veremiyor. Bazıları keskin nişancılar nedeniyle cesetleri evlerinin içine gömüyor."
İçeride sağa sola savrulurken gözüme ilişen kasayla vitrin camı arasındaki açıklığa atıverdim kendimi bir anda. Derin bir soluk aldım. Yaşadığımın ne olduğunu anlamaya çalıştım. Rüyâ ya da kâbus olamazdı, ezilen ayaklarım hâlâ acıyordu çünkü. Anlaşılmaz uğultunun arasından televizyonun sesi duyuluyordu:
"... Felluce'den kaçan mültecilerin El Amiriye'deki kampının güvenliğinden sorumlu olan 60 yaşındaki Ebu Leys'in İslam-Online adlı haber sitesine yazdığı ifade aynen şöyle: Saldırının üçüncü günü Amerikan uçakları birkaç kez Felluce'ye kimyasal silah ve toz attılar. Ancak bir anda yağmur başladı ve bu zehirleri etkisiz hale getirdi. Bağdat'taki doktorlar, Felluce'den yaralı gelip ölenlerin bedenlerinde kimyasal silah izleri olduğunu belirterek, bütün dünyayı bunu görmeye çağırdılar. Haberlerimiz şimdilik bu kadar sayın izleyiciler. Tüm İslâm âleminin yarın başlayacak olan mübarek ramazan bayramını kutlarız. On dokuz ana haber bülteninde görüşmek üzere hoşçakalın."
Artık boşanmıştım göz yaşlarımı tutamıyordum. "Yağmur yağsın" dedim, "Bizim üstümüze de yağmur yağsın."
Yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın Yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın Yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın Yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın Yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın...

Yağmadı.

ümran düşünsel

2.07.2013

HALİÇ TERSANESİ



"250 dönümlük arazide iki yat limanı, iki adet lüks otel, bin kişilik cami ve tabii kutsal AVM ile lütfen bir park yapılacakmış." İlber Ortaylı

Fotoğraflar: Ümran Düşünsel/2013
























29.08.2012

ALACAK



Buzluğa kaldırıyorlar seni. Donacağına yakın karıncalar geliyor aklına. Kirazlarla buzluğa taşınan karıncalar. Çıkardığında dokunduğun kırılıyor. Dokunmadığın çözülünce canlanıyor yeniden. Toplanıp kirazı taşımaya çalışıyorlar. Donuyorsun. Zaman duruyor. Seni çıkardıklarında dokunmuyorlar sana, “pardon,” deyip sokağa bırakıveriyorlar. Bir bakıyorsun ki kimse kalmamış. Annen yok, sevgilin yok, arkadaşların yok, okulun yok, on sekiz, on dokuz, yirmi, yirmi bir, yirmi iki, yirmi üç, yirmi dört, yirmi beş yaşların yok. Vitrinlerdeki kitaplar, film afişleri yabancı hep. O açığı yabancı bir gölge gibi yanı başında taşıyorsun ömrün boyunca.

11.08.2012

EL'DEN ELE CEVİZİN GÖLGESİ


Baş aşağı duran, beyaz, dantel desenli kâğıda sarılmış kırmızı gülleri gördü ilk olarak sol gözünün aralığından. Sağ gözünü zorladı, hiç açılmadı. Başını yukarıya kaldırıp baktığında gülleri dişlerinin arasına sıkıştırmış olan El konuşmaya başladı.

“Anestezinin etkisiyle saçmalamadın değil mi?”

“Yok,” dedi güçlükle. “Merdivenlerden düştüm ya, gözlüğümün camı kırılmış düşünce, o battı gözümün kıyısına…”

El rahatladı, gevşedi. Dişlerinin arasından kurtulup yatağın üzerine düşen güllere hastane kokusu sinmişti yine.

Uyudu.

 Fotoğraf: Ümran Düşünsel


 Kolu sıkılarak sarsıldığı zaman ilk defa korkarak, çığlık atarak uyanmadığını fark etti. Yatakta doğrulup oturdu. Adam, başıyla, ”gel,” diye işaret edip çıktı odadan. Terliklerini ararken gözü gardıroba ilişti,gördüğü rüyayı hatırladı.

Evet ya, gardırobun üzerindeydi kesik El. Baştan kesik olduğunu anlamamıştı, biri var sanmıştı orada. El, bir süre parmaklarını kapağa ritmik hareketlerle vurdu, aniden uçtu, süzülerek yatağın tam ortasına kondu. O zaman gördü. Kesikte kan yoktu, düzgün şekilde deriyle kaplıydı. Öyle doğmuş gibiydi. Parmakları ayak gibi kullanarak yaklaşmaya başladı. Göğsüne ulaştığında boynununun sağ tarafını işaret, sol tarafını başparmağıyla kavradı, sıktı. Bıraktı, yeniden, tüm parmaklarıyla daha sıkı kavradı. Hiçbir şey yapamıyor korkuyla izliyordu. Bağırmaya başladı. Sesini kendisi bile duymuyordu. İki eliyle birden boğazını sıkan El’e yapıştı. Parmakları kavrayıp ters yöne doğru kıvırmayı başardığında diğer parmaklar da gevşedi, boynunu bıraktı. O ara Nazlıcan çıkageldi. Böcek görmüşçesine dişlerini birbirine vurdu.  Ani bir hamleyle El’ i kaptı, açık olan balkon kapısından çıkıp geceye daldı.

Terliklerini giyip her şeyi göze almışlığın rahatlığıyla odadan çıkıp salona girdi.

“Geç, otur.”

“İyi böyle.”

Televizyonu kapattı…Şişeye uzandı, kapağını açtı, vazgeçip tekrar kapattı…Sehpanın üzerine dökülen külleri sıvazlayarak kül tablasına döktü. Parmaklarını birbirine geçirdiği ellerini dizlerinin arasına sokup, “Konuşalım istedim. Nerden başlayacağımı bilemiyorum. Ben…Düşündüm de, yeniden başlayabiliriz.”

Aynı cümleyi yüzlerce kez duymuşluğun bezginliğiyle yüzlerce kez verdiği cevabı vermedi bu defa. Başka cevap da vermedi. Gözünü, perdenin örtemediği yerdeki bir tutam geceden ayırmadan dinledi. O sustuğunda gece de simsiyah örtüsünü çıkartmaya hazırlanıyordu. Yıllardır,içinden binlerce kere tekrarladığı cümle en sonunda çıktı ağzından:
“Boşanmak istiyorum,” dedi. Onun şaşırmasına şaşırdı. Renginin açılmasını, sarıdan beyaza ağır ağır dönmesini, ardından hızla kızarmasını izledi. Yanak kaslarının oynamasından dişlerini sıktığı anlaşılıyordu.

“Sen ne dediğini bilmiyorsun. Ağrı kesicinin etkisi sanırım. Yarın konuşalım.”

Sağ eli, kanepenin bej kadifeden uçuk mavi, pembe, sarı, yeşil saten kurdelelerle işlenmiş kırlentini kavradı sımsıkı. El, dişleri aranda saten kurdeleleri ezerek konuşmaya çalıştı, sesi çıkmadı.

“Git yat şimdi.”

Üstünden Nazlıcan’ı alıp, yatağının ayakucuna yatırdıktan sonra yuvarlak pufa oturdu. Aynadaki kadından gözünü ayırmadan, el yordamıyla bulup yaktığı sigarayı kül tablasına bıraktı. Filtredeki kan ilişti gözüne; sigara da yaralanmıştı. Aynadaki kadına uzanıp dudağından akan kanı silmeye çalıştı, durmadı, akmaya devam etti ılık ılık. Kan pijamasının dizine damlamaya başladığında aklına geldi ancak silmek… Şifonyerin çekmecesini çekti, el yordamıyla mendil ararken uzaklardan gelen ve kutsal bir emanet gibi sakladığı  ceviz dokundu eline de düşlerine de….

“Bu ceviz Değirmen’i sarıp sarmalayan ağaçlardan. Çarşaflar dallı güllü olduğundan beri silkelemiyorum cevizleri. Bir kısmı silkelenmekten umudu kesip kendiliğinden dökülüyor, bir kısmı da umutla beklerken kuruyup gidiyor dallarda… Cevizlerin yaşını bilmediğini söylemişti babam, tıpkı Değirmen’in yaşını bilmediği gibi.”

Sanki çocuğundan, yârinden, annesinden söz ediyor gibi sevgi doluydu yüzü de sesi de.

“Ceviz de suyu sever değirmen de. Değirmen cevizin gölgesini de sever. Köylü, mevsimine göre buğdayını getirir, susamını getirir keçi kılından çuvallarla, atın, eşeğin bazen de kendi sırtına vurup ama bakar ki kuyruk var  Değirmen’de, sıra kolay beri kendisine gelecek gibi değil, işte o zaman cevizlerin geniş gölgesi yetişir Hızır gibi. Gündüz gölge olur sohbetlere, geceyse yorgan. Fırtınanın kuvvetine dayanamayan çürük dalları başucunda geceboyu dumanıyla eşlik eder köylüye”

Avucundaki cevizin düştüğü ağacın gölgesine uzandı.

Uyudu.

3.08.2012

HİKAYELERİMİ ANLATIRIM SANA



Taze börülcenin bile ağlattığı günlerdi. Kendisine saklanmış yağmuru bekliyordu. Öyle kırkikindileri değil. Sağanak, soluksuz, soluğu kesilene kadar yağmalıydı. Bilmediği sokaklara itmeliydi omuzlarından, düşmeliydi. Dizleri kanamalıydı. Kan yağmur sularını ikiye bölmeliydi. Bir taraf şelale olup göle dökülmeli, diğer taraf denize koşmalıydı nehir olup. Yırtılan eteklerinden utanmalıydı. Ağladığı anlaşılmasın diye göğe bakmalıydı. Gözyağmurlarında boğulmalıydı.

  Fotoğraf: Ümran Düşünsel

Şimşeğin çakmasıyla tutunacak dal ararken gördü..

Martı!

Balkonun demirine tünemiş. Deniz uzak, çöp yok! Tek ayak üstünde cezalı.

Değilmiş. Sağ bacağı ek yerinden kopmuş. Yeni kopmuş. Başını sağa yatırdı gözünü kırpmadan. Kanadı cepten kurtulmuş boş elbise kolu gibi boşluğa sarkıverdi.

ilk evvel doyurmak geldi aklına  kendine gelsin sonra yarasıyla ilgilenirdi nazlıcanın ilaçları olacaktı nereye koymuştu onları ne yerdi simit yerken görmüştü ama evde simit yoktu ki ekmek evet ekmek ıslatıp vermeliydi kapıyı aralasa içeri girer miydi  bacağı yok nasıl uyuyacak önce kapıyı aralamalıydı  ihsanın evvelsi gün getirdiği balık geldi aklına buzluktaydı eritmek gerekiyordu

Şimşek çaktı irkildiler.

Başını kırık kanadının altına sokmayı başaramayınca vazgeçip dimdik, tek ayak üstünde uykuya dalmasını izledi.

Eşiğin dışından martının, içinden de kendi yemek artıklarını topladı usulca.

“Kanaması yoksa elleme sen, yarın bana getir, ne gerekiyorsa yaparız,” demişti Nazlıcan’ın veterineri. Nazlıcan ameliyattan on bir gün sonra ölmüştü. Martı ölmesindi…

Yeniden mindere bağdaş kurup izlemeye başladı. Şimşek çakacak, uyanacak diye ödü kopuyordu. “Adın Şehriyar olsun senin martıcık,” dedi . “Masalım yok ama hikayelerimi anlatırım sana. Dişiysen Şehrazat derim. Yine hikayelerimi anlatırım.”




27.07.2012

KEKİK KOKUSU


Kokladı. Bildik kokuyu yine alamadı. Yine kıştı. Kışın ölü taklidi yapmaz mıydı zaten kekikler? Baharda gelmeyi düşünmemiş değildi ama kalabalık olurdu köy. Kimse uğramamıştı. Çektiği fotoğrafları o kadar çok izlemişti ki…Bahçeden geçerken ezmemeye özen gösterdiği kardelenler gibi bedeni üşüyor, yüzü yanıyordu. 


 
“Da bisene de geldiydin demi?”

Ürktü. Yüzü de üşüdü. Yakalanmıştı işte. Neden burada olduğunu kendisi bilmezken ele nasıl açıklayacaktı?

“Degidi de, dikelme ele, gel hele"

Döndü. Tanıdı; Billikızı’ydı. Sundurmanın çıkıntısında,  mindere oturmuş seyrelmiş saçlarını tarıyordu. Kış güneşi dokunduğu telde kalıyor, tarağın gücü yetmiyordu ışıltıları kopartmaya. Eteklerini beline doladığı kahverengi divitin elbisesindeki sarı papatyalar dalgalanıyordu kıpırdandıkça.

Aynalı’yı birlikte geçirdiler Değirmenler Deresi’nden. Gunnayan Çomar’ın sağ kalan yavrularını doyurdular. Barmana’ya gidip geldiler bi koşu harımı onarmak için çalı toplamaya.

Hava karardığında ispirte istedi idareyi yakmak için Billikız.  

“Daa uzaktan geldin. Haranada kekikli çorba var, ocağı yak hele de banıverelim biyol”

Odaya girerken o beklediği kokuyu duydu. Kokunun ucundaki kekiğin minik mor çiçeklerine dokundu. Kokladı. Gülümsedi. 

Fotoğraf: Ümran Düşünsel

 

26.07.2012

AYAKKABILAR

“Bu ayakkabılar...

Bağırış çağırış umurunda değildi. Rüzgarda saçların uçuştukça, kınalı ellerinle göğsüne sımsıkı bastırdığın yeşil naylon ayakkabı, hasada hazır buğday tarlasında arsızca bitiveren ayrıkotu misali göze batıyordu. Yere çöktün. Yakandaki çengelli iğneyi çözmeye çalışırken ayrıkotu kayıp kucağına yerleşiverdi aynı arsızlıkla. İğnenin ucunu eteğine defalarca sildikten sonra topuğunu sıvazladın. Diken kalmadığından emin ayağa kalktın, ayakkabını giydin.”

“Sanki kavga eden annemle ablanı o an, ilk kez görüyormuş gibi baktın. Tepki olarak sadece iki yanına sarkıttığın kınalı ellerini birleştirip parmaklarını birbirine geçirdin. Nedense kulaklarının duymadığını düşünmüştüm o an.”


Baban geldiğinde annemin elinde ablanın bir tutam saçı vardı. Ablanın tırnak izleri de annemin yüzündeydi. Birer tokat da babandan yedikten sonra ancak sustular. “Eve gir, senle sonra konuşacağız," dedi anneme. Ablanı da kolundan çekerek tulumbanın başına götürdü. Su çekmeye başladı. Sen de ayaklarını sürüyerek o yana gittin. O zaman fark ettim lastik ayakkabılarının ayağına büyük geldiğini.

Ablası İsmet Kız’a sığırtmaçlığa vermişti boğaz tokluğuna. Hüsniyegil gibi değildi, altına döşek üstüne yorgan bile vermişti. Hayvanları Çamdibi’ne getir götür zaten eski olan ayakkabıları terliğe dönünce, İsmet Kız, Kasabaya gittiğinde almıştı o yeşil naylon olanları.

Babası gelip gitmelerinin birinde siyah rugan iskarpinler getirmişti. Annesi kıyıp giyememiş yüklüğün alt rafına yerleştirmişti. Temizlik yaparken onların da tozunu alırdı. Hiç giyemeden hastalanıp yatağa düşmüş bir daha kalkamamıştı.

Ablası da giymeden önce tozunu silmişti..

Kaç defa dayak yemiştim annemden. “Cici baba” diyeceksin, derdi. Diyemezdim. Daha öncekilere de diyememiştim, sonrakilere de diyemedim hiç. Babamı kötülerdi sürekli. “Başka kadınla gitti, bizi terk etti” derdi. Askerden  yeni gelmiştim gerçeği öğrendiğimde. Babam annemi dostuyla yakalamış ve dostunu öldürmüş. Annem ufak tefek sıyrıklarla kurtulmuş. Ölüm döşeğine kadar gerçeği bildiğimi bildirmedim. Komşu kadınlar Kur’an okuyordu başında. “Helalleş oğlum, sabaha çıkmaz,” dedi birisi…O zaman söyledim.

İzini Herko Fabrikasında buldum. Yine ufak tefektin, yine başak tarlası gibi dalgalanan saçların bulutsuz gökyüzüne uzanıyor, gözlerini göstermiyordu, yine sesini duyamadım ama ayakkabılarını gördüm: Siyah, topuksuz, sadeydiler, pırıl pırıldılar. Bir kere daha utandım.

O yeşil naylon ayakkabılarını görünce saklamaya çalıştığım ayakkabılar."

Fotoğraf: Okan Akan



31.03.2012

1950 Öncesi



29 Ocak 1923. Mübadele'nin Anadolu'dan aldığı bir gemi dolusu insan, İstanbul Boğazı'ndan geçiyor. Yolculuk Yunanistan'da son bulacak.

Fotoğraf: Frank America/Near East Relief

Fotoğraf 1937' de çekilmiş. O amanlar gişeler Galata Köprüsü'ndeymiş. 
Fotoğraf: Bernard F.Rogers,Jr.

Yıl:1929. Üçhisar'da düğün alayı
Fotoğraf: Maynard Owen Williams

"Artık İstanbul itfaiyesi yaya değil," diyor fotoğrafçı 1928'de.
Fotoğraf: Maynard Owen Williams

İtalya/Brindisi' den havalanan deni uçağının İstanbul'a varış anı. Yolcular 1928 yılının  Büyükdere kıyılarına adım atıyor.
Fotoğraf: Maynard Owen Williams

Anadolu' nun iç bölgelerinden yola çıkan deve kervanı İzmir' e ulaşmış ve yükünü boşaltacağı limana doğru ilerliyor. Yıl: 1924
Fotoğraf: Thomas Blesler, Jr

Yeni Cami basamaklarından Eminönü'ne bakış. Yıl: 1928
Fotoğraf: Maynard Owen Williams

Gemiler açıkta bekliyor. Mübadele ile Yunanistan'a gidecek Samsun'lu Rumlar sallarla gemiye taşınıyor. Yıl:1923
Fotoğraf: Frank America/Near East Relief

Yıl:1923 Bursa'da bir köy okulu. Eğitmen eksikliği nedeniyle köy imamı hem öğretmen ve hem de jimnastik hocası olmuş.
Fotoğraf: Kurt ve Margot Lubğnskğ

Ankara'da Birahane. Eylül 1933'de N.G. arşiv kayıtlarına giren bir fotoğraf.
Fotoğraf: Kurt ve Margot Lubğnskğ


Radyoda jimnastik saati. Yıl: 1944
Fotoğraf: Maynard Owen Williams

Bebek'li balıkçılar ağ çekiyor. Yıl: 1930
Fotoğraf: Maynard Owen Williams

1924 yılından bir kare: İstanbul'lu çocuklar.
Fotoğraf: Merl La Voy