
Bir kez büyülendin mi, yaşamın boyunca kimsenin bozamayacağı bir büyüdür fotoğraf.
30.10.2013
23.10.2013
SİBER SUÇ İŞLEYENİN AĞZINA BİBER SÜRÜLÜP BIRAKILMIYOR ARTIK :)
Siber
suçlar şu biçimde tanımlanır:
....
Bireylere
veya birey gruplarına yönelik, mağdurun onurunu zedelemeye veya
mağdura fiziksel veya zihinsel olarak doğrudan veya dolaylı olarak
zarar verme suçu kastı ile internet (görüşme odaları, e
postalar, ilan sayfaları ve gruplar) ve cep telefonu (SMS/MMS) gibi
çağdaş iletişim araçları kullanarak zarar verme amaçlı
saldırıların yapılmasıdır.
...
Siber
Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü yukarıdaki tanımı da
kapsayan suçlarla mücadele amaçlı kurulmuş olup, saldırgan her
ne kadar kimliğini gizlese bile kolaylıkla yakalayıp
cezalandırmaktadır. Saldırganın kimliği deşifre olunca mağdur
da maddi ve manevi tazminat davası açmaya hak kazanır doğal
olarak.
Bilgi
olarak burada bulunsun istedim!
Ne olur ne olmaz, belki günün birinde gerekebilir değil mi?
:)
17.10.2013
DENDAR
Meyman
u Dendar
'Dendar vano xore, den wazene cıra'
Bir halk, o halkın koca bir kültürünü ezgilere sığdırılabilir. Hele de Kürt halkı gibi, etnisitesine ait herşeyi zalim tarafından yasaklanmış bir halk ise sözünü ettiğimiz; insanlığın en güzel icatlarından olan yazılı dilden yoksun ise, -ki; bir dil, bir halk demektir- işte o zaman, sözlü edebiyat bir halkın bütün varlığını imgelere saklar. Saklar da, kendinden sonraki kuşaklara, kutsal emanetler gibi kah ezgi, kah şiir, bazen bir masal (sanık-çirok) olarak armağan eder korunması ve süreği için... Özellikle de pagan kültürlerin başat kaçınılmazıdır bu. Aşağıya aktarılan ezginin deşifresini yaparsak karşımıza bu türden bir gerçeklik çıkar.
Ez tore na zerya xo yakeri
Be tore decone xo vaceri
Xeyle waxt teyna nale na zeryam
Ustena çe mı rijiye be to
Dendare tuyo, ez tore mıneto
Meymana Xızırya to ospora
Hewne mı de fetelina
Gula to boya gula usariya
Sere mı de çerexina
Ez tore na baxçe xo yakeri
Be tore kılama xo vaciri
Esqe na dem u dewran tuya
Roşta mı tuya tariye düna de
Dendare tuyo ez tore mıneto
Türkçesi:
Ben sana bu yüreğimi açayım
Gel sana ağrılarımı anlatayım
Hayli zamandır yalnız inledi bu ciğerim (yüreğim)
Evimin direği yıkıldı sensiz
Sana borçluyum, minnettarım (borçlun, minnettarınım)
Xızır' ın konuğusun sen
Atlısın, rüyamda dolanırsın
Gülsün sen, bahar güllerinin kokususun
Başımda dolanırsın
Ben sana bu bahçemi açayım
Gel sana ezgimi söyleyeyim (klamımı)
Bu demin, devranın aşkı sensin
Işığım sensin dünyanın karanlığında
Borçluyum sana, minnettarım (borçlun, minnettarınım)
"Ez tore na zerya xo yakeri/ be tore decane xo vaceri," derken, ozanın mensubu olduğu kavmin dil ve kültür zenginliğinden oldukça yüksek düzeyde haberdar olduğunu farkediyor insan. Aslında, yazılı halinden yoksun olduğu ve sürekli bir baskı altında olduğundan olsa gerek ki; kirmanciki ağrıyan, ağrıya yakın duran bir dildir belki de. Yüreğini açmaya hazır ve ağrıları paylaşmak kadar da insancıl. Elbette ki ozanın buradaki duyarlılığının çok büyük bir payı var. Ama bir de bu türden imgelere sahip bir dilin, bir dili taşıyan köşe taşları olan imgelerin, bu derece bitişik durduğu bir dilin iç zenginliği söz konusudur ki, inançsal bazı ritüelleri başta olmak üzere bir çok olayı, öyküyü, anlatımı bir tek imgede verebilecek kadar da zengindir. Yüreği açmak, ağrıyı biriktirip paylaşabilmek, insan algılarının temiz kalmışlığı, sevmek, paylaşmak, karşıdakine saygı, yüceltme ve en önemlisi de tahammül gibi erdemlere işaret eder.
"Xeyle waxt teyna nale na zeryamı/ ustuna çemi rijiye be to" Kavminden kopmuş bir insanın biriktirdiği yalnızlık ile ağrılara işaret etse de kısmen, temel vurgu, sevgiyi yüceltmek ve sevgilinin (sadece kişi anlamında sevgili değil, daha geniş anlamda) yüceltilmesi, karşıdakinin onore edilmesinedir burada. "Ustına çeyi" yani evin direği, Kırmançlar' da önemli bir imgedir. Bir biçimde, hayatın döngüsünün bağlı olduğu temel ekseni ifade eder. Yaşamın üzerine kurulu olduğu döngüyü yani. Hemen ardından çok ustaca, "dendare tuyo ez tore mineto" yani "sana borçluyum, minnettarınım," derken ozan, mensubu olduğu kültüre, o kültürün kendisine bahşettiği duyma hallerinin içinde; duyduğu aşk halinin, yaşadığı güzel duyguların sahibi, kendine bağışlayanı olarak da sevgiliyi yüceltiyor.
Buradaki yüceltme biçimi kulluğu içermiyor. İnsanın insanla ilişkisinde, paylaşarak, çoğalarak ve daha doğrusu birbirinden aldığı güzellikleri, kendi renklerini de katarak elde ettiği bir güzellemeyle karşıdakine, ozan olma durumundan kaynaklı olarak da etrafına verme nezaketi ve sevgi halidir.
"Meymana Xızıri' ya to ospora/ hewne mı de fetelina/ gula, to boya gula usariya seremıde çerexina" Xızırın konuğusun sen, atlısın, rüyamda dolanırsın, gülsün sen, bahar güllerinin kokususun başımda dolanırsın. Aramızda bir çok arkadaş birebir bilir, bilmeyenlerin bir çoğu da okuyarak bir biçimde duymuştur bunu. Burada anlatılan şudur: Kızılbaş alevi inancında, özellikle de Dersim ve çevresinde "Xızır Orucu" diye üç günlük bir oruç tutulur. Bu orucun her günü ayrı bir sebeple tutulur ve kendine has ritüeli vardır her günün. Fakat uzun olacağından ilk iki günü geçip, yukarıda deşifre etmeye çalıştığım klamın konusu olan "Xızır konuğu" kısmını anlatacağım. Bu oruç' un son gününün gecesi, yani üçüncü gece bekar insanlar su içmezler. Özellikle yağlı ve tuzlu şeyler yedikleri de olur iyice susamak için. Derler ki; gece, rüyasına giren, kendisine su veren, ya da evinin, köyünün yakınında bir yerde su içen insan rüyanın sahibinin kaderidir. Büyüklerimizden bir çok bu türden bir su verme ve kader olma öyküsünün gerçek olduğunu duymuşluğumuz var. Ozan' ın burada kastettiği konukluk ve rüyasında dolaşma hali budur. Güllere benzettiği, ordan öte güllerin kokusuna benzetip başında dolandırdığı da bu konukluktan kendisine sevgili olmuş insandır işte.
Dördüncü gün, yani orucun bittiği gecenin ertesindeki sabah, evin en yaşlı kadını, (diyelim ki evde gelinler de vardır ama bunu yapan en yaşlı kadın olmalıdır) erkenden kimse uyanmadan kalkar ve gündoğumu, yanına dönerek şöyle bir dua eder " Ya tica homete, tenga ma bırese. Sıftı rısqe ter u türi, 72 milleti, bado ye der u cirani ucara tepya ye çe mi kem meke! Hometa xo tepa meverde" Derki: "Ey evreni ışıtan büyük güneş/ışık, bizi darda bırakma. Önce kurdun kuşun, börtü böceğin, 72 milletin, sonra konu komşumun en sonra da benim hanemin, çocuklarımın rızkını eksiltme. Kudretini bizden esirgeme!" Görüldüğü gibi, sadece sevgiliyi yüceltme şeklinde bir hal yok burda. Duasında bile önce börtü böceğin, kurdun, kuşun, sonra bütün insanlığın ve konu komşunun en sonunda kendisinin iyiliğini isteme hali vardır. Aslında Pagan kültürlerin, yani doğa ve insan merkezli kültürlerin tümünde buna benzer durumlar vardır.
Dua bittikten sonra, yaşlı kadın su almaya gider. Derler ki; o sabah en erken uyanan insan Xızır'ın boz atıyla geçtiğini görürmüş. Xızırın atı' nın eğilip içtiği kaynaktaki su zemzem suyudur. Tabi bunu sadece kalbi temiz ve kötülük etmemiş/etmeyen biri görebilir. Sonra yaşlı kadın bu sudan getirip çocuklarına içirdikten sonra o günkü yemeklerini de aynı suyla yapar. Mümkünse yine bu suyla çocuklarına, torunlarına banyo da yaptırır. Bu banyo sırasında, yani çocuklarını yıkarken "Xızır derdi, belayı sizden uzak götürsün. Ayağınız taşa değmesin, ruhunuz ve bedeniniz bu su kadar temiz ve dertsiz olsun" şeklinde bir de dua eder.
En son, ahali uyandığında, orucun son günü komşu köylerden konukluğa gelmiş insanlarla birlikte kurbanlar kesilip, sadece bu orucun son gecesi yapılan bir yemek olan "Qaute" yapılır. Küçük çocuklar, kesilen kurbanlardan ve kızartılmış buğdayın öğütülmesiyle elde edilen, pişirildikten sonra içine kaynatılmış tereyağı ile şerbet dökülen bu yemekten nasibini almak için ev ev dolaşırlar. Sadece köyün çocukları değil, yakın komşu köylerden de çocuklar toplanıp gelirler. Gittikleri her evin kapısında sevgiyle karşılanır, büyükler tarafından gözlerinden öpülür ve paylarını alırlar. Zemheri ayı boyunca her hafta bu oruç başka bir aşiret tarafından tutulur.
"Eztore na baxçe xo yakeri/ be tore kılama xo vaceri/ esqe na dem u dewrani tuya, roştiyamı tuya tariye dünade" "Ben sana bahçemi açayım derken," kastettiği gönül ve ruh bahçesidir. Buna ek olarak da bu bahçeyi güzelleyen hali bir ezgide dillendirmeye işaret eder. "be tore klama xo vaceri" yani, "gel gönlümün sesini dillendirdiğim ezgimi söyleyeyim sana. Bu demin, devranın aşkı sensin, ışığım sensin dünyanın karanlığında," derken sevgiliyi yüceltme hali doruğa çıkıyor. Işığa benzetilerek, dünyanın karanlığının kendisiyle aydınlandığını ve demin-devranın kendisiyle anlamlandırıldığını söylemektedir. Ama bu dilde düşünmenin avantajı diyor ki, buradaki aşk halini, sevgiyi, sevgiliyi yüceltmek ancak çoğul olarak hissedilebilir ve çoğul olarak anlaşılmalıdır... Ben öyle anladım...
Böyle hatırlatmıştı dinlediğimde...
'Dendar vano xore, den wazene cıra'
Bir halk, o halkın koca bir kültürünü ezgilere sığdırılabilir. Hele de Kürt halkı gibi, etnisitesine ait herşeyi zalim tarafından yasaklanmış bir halk ise sözünü ettiğimiz; insanlığın en güzel icatlarından olan yazılı dilden yoksun ise, -ki; bir dil, bir halk demektir- işte o zaman, sözlü edebiyat bir halkın bütün varlığını imgelere saklar. Saklar da, kendinden sonraki kuşaklara, kutsal emanetler gibi kah ezgi, kah şiir, bazen bir masal (sanık-çirok) olarak armağan eder korunması ve süreği için... Özellikle de pagan kültürlerin başat kaçınılmazıdır bu. Aşağıya aktarılan ezginin deşifresini yaparsak karşımıza bu türden bir gerçeklik çıkar.
Ez tore na zerya xo yakeri
Be tore decone xo vaceri
Xeyle waxt teyna nale na zeryam
Ustena çe mı rijiye be to
Dendare tuyo, ez tore mıneto
Meymana Xızırya to ospora
Hewne mı de fetelina
Gula to boya gula usariya
Sere mı de çerexina
Ez tore na baxçe xo yakeri
Be tore kılama xo vaciri
Esqe na dem u dewran tuya
Roşta mı tuya tariye düna de
Dendare tuyo ez tore mıneto
Türkçesi:
Ben sana bu yüreğimi açayım
Gel sana ağrılarımı anlatayım
Hayli zamandır yalnız inledi bu ciğerim (yüreğim)
Evimin direği yıkıldı sensiz
Sana borçluyum, minnettarım (borçlun, minnettarınım)
Xızır' ın konuğusun sen
Atlısın, rüyamda dolanırsın
Gülsün sen, bahar güllerinin kokususun
Başımda dolanırsın
Ben sana bu bahçemi açayım
Gel sana ezgimi söyleyeyim (klamımı)
Bu demin, devranın aşkı sensin
Işığım sensin dünyanın karanlığında
Borçluyum sana, minnettarım (borçlun, minnettarınım)
"Ez tore na zerya xo yakeri/ be tore decane xo vaceri," derken, ozanın mensubu olduğu kavmin dil ve kültür zenginliğinden oldukça yüksek düzeyde haberdar olduğunu farkediyor insan. Aslında, yazılı halinden yoksun olduğu ve sürekli bir baskı altında olduğundan olsa gerek ki; kirmanciki ağrıyan, ağrıya yakın duran bir dildir belki de. Yüreğini açmaya hazır ve ağrıları paylaşmak kadar da insancıl. Elbette ki ozanın buradaki duyarlılığının çok büyük bir payı var. Ama bir de bu türden imgelere sahip bir dilin, bir dili taşıyan köşe taşları olan imgelerin, bu derece bitişik durduğu bir dilin iç zenginliği söz konusudur ki, inançsal bazı ritüelleri başta olmak üzere bir çok olayı, öyküyü, anlatımı bir tek imgede verebilecek kadar da zengindir. Yüreği açmak, ağrıyı biriktirip paylaşabilmek, insan algılarının temiz kalmışlığı, sevmek, paylaşmak, karşıdakine saygı, yüceltme ve en önemlisi de tahammül gibi erdemlere işaret eder.
"Xeyle waxt teyna nale na zeryamı/ ustuna çemi rijiye be to" Kavminden kopmuş bir insanın biriktirdiği yalnızlık ile ağrılara işaret etse de kısmen, temel vurgu, sevgiyi yüceltmek ve sevgilinin (sadece kişi anlamında sevgili değil, daha geniş anlamda) yüceltilmesi, karşıdakinin onore edilmesinedir burada. "Ustına çeyi" yani evin direği, Kırmançlar' da önemli bir imgedir. Bir biçimde, hayatın döngüsünün bağlı olduğu temel ekseni ifade eder. Yaşamın üzerine kurulu olduğu döngüyü yani. Hemen ardından çok ustaca, "dendare tuyo ez tore mineto" yani "sana borçluyum, minnettarınım," derken ozan, mensubu olduğu kültüre, o kültürün kendisine bahşettiği duyma hallerinin içinde; duyduğu aşk halinin, yaşadığı güzel duyguların sahibi, kendine bağışlayanı olarak da sevgiliyi yüceltiyor.
Buradaki yüceltme biçimi kulluğu içermiyor. İnsanın insanla ilişkisinde, paylaşarak, çoğalarak ve daha doğrusu birbirinden aldığı güzellikleri, kendi renklerini de katarak elde ettiği bir güzellemeyle karşıdakine, ozan olma durumundan kaynaklı olarak da etrafına verme nezaketi ve sevgi halidir.
"Meymana Xızıri' ya to ospora/ hewne mı de fetelina/ gula, to boya gula usariya seremıde çerexina" Xızırın konuğusun sen, atlısın, rüyamda dolanırsın, gülsün sen, bahar güllerinin kokususun başımda dolanırsın. Aramızda bir çok arkadaş birebir bilir, bilmeyenlerin bir çoğu da okuyarak bir biçimde duymuştur bunu. Burada anlatılan şudur: Kızılbaş alevi inancında, özellikle de Dersim ve çevresinde "Xızır Orucu" diye üç günlük bir oruç tutulur. Bu orucun her günü ayrı bir sebeple tutulur ve kendine has ritüeli vardır her günün. Fakat uzun olacağından ilk iki günü geçip, yukarıda deşifre etmeye çalıştığım klamın konusu olan "Xızır konuğu" kısmını anlatacağım. Bu oruç' un son gününün gecesi, yani üçüncü gece bekar insanlar su içmezler. Özellikle yağlı ve tuzlu şeyler yedikleri de olur iyice susamak için. Derler ki; gece, rüyasına giren, kendisine su veren, ya da evinin, köyünün yakınında bir yerde su içen insan rüyanın sahibinin kaderidir. Büyüklerimizden bir çok bu türden bir su verme ve kader olma öyküsünün gerçek olduğunu duymuşluğumuz var. Ozan' ın burada kastettiği konukluk ve rüyasında dolaşma hali budur. Güllere benzettiği, ordan öte güllerin kokusuna benzetip başında dolandırdığı da bu konukluktan kendisine sevgili olmuş insandır işte.
Dördüncü gün, yani orucun bittiği gecenin ertesindeki sabah, evin en yaşlı kadını, (diyelim ki evde gelinler de vardır ama bunu yapan en yaşlı kadın olmalıdır) erkenden kimse uyanmadan kalkar ve gündoğumu, yanına dönerek şöyle bir dua eder " Ya tica homete, tenga ma bırese. Sıftı rısqe ter u türi, 72 milleti, bado ye der u cirani ucara tepya ye çe mi kem meke! Hometa xo tepa meverde" Derki: "Ey evreni ışıtan büyük güneş/ışık, bizi darda bırakma. Önce kurdun kuşun, börtü böceğin, 72 milletin, sonra konu komşumun en sonra da benim hanemin, çocuklarımın rızkını eksiltme. Kudretini bizden esirgeme!" Görüldüğü gibi, sadece sevgiliyi yüceltme şeklinde bir hal yok burda. Duasında bile önce börtü böceğin, kurdun, kuşun, sonra bütün insanlığın ve konu komşunun en sonunda kendisinin iyiliğini isteme hali vardır. Aslında Pagan kültürlerin, yani doğa ve insan merkezli kültürlerin tümünde buna benzer durumlar vardır.
Dua bittikten sonra, yaşlı kadın su almaya gider. Derler ki; o sabah en erken uyanan insan Xızır'ın boz atıyla geçtiğini görürmüş. Xızırın atı' nın eğilip içtiği kaynaktaki su zemzem suyudur. Tabi bunu sadece kalbi temiz ve kötülük etmemiş/etmeyen biri görebilir. Sonra yaşlı kadın bu sudan getirip çocuklarına içirdikten sonra o günkü yemeklerini de aynı suyla yapar. Mümkünse yine bu suyla çocuklarına, torunlarına banyo da yaptırır. Bu banyo sırasında, yani çocuklarını yıkarken "Xızır derdi, belayı sizden uzak götürsün. Ayağınız taşa değmesin, ruhunuz ve bedeniniz bu su kadar temiz ve dertsiz olsun" şeklinde bir de dua eder.
En son, ahali uyandığında, orucun son günü komşu köylerden konukluğa gelmiş insanlarla birlikte kurbanlar kesilip, sadece bu orucun son gecesi yapılan bir yemek olan "Qaute" yapılır. Küçük çocuklar, kesilen kurbanlardan ve kızartılmış buğdayın öğütülmesiyle elde edilen, pişirildikten sonra içine kaynatılmış tereyağı ile şerbet dökülen bu yemekten nasibini almak için ev ev dolaşırlar. Sadece köyün çocukları değil, yakın komşu köylerden de çocuklar toplanıp gelirler. Gittikleri her evin kapısında sevgiyle karşılanır, büyükler tarafından gözlerinden öpülür ve paylarını alırlar. Zemheri ayı boyunca her hafta bu oruç başka bir aşiret tarafından tutulur.
"Eztore na baxçe xo yakeri/ be tore kılama xo vaceri/ esqe na dem u dewrani tuya, roştiyamı tuya tariye dünade" "Ben sana bahçemi açayım derken," kastettiği gönül ve ruh bahçesidir. Buna ek olarak da bu bahçeyi güzelleyen hali bir ezgide dillendirmeye işaret eder. "be tore klama xo vaceri" yani, "gel gönlümün sesini dillendirdiğim ezgimi söyleyeyim sana. Bu demin, devranın aşkı sensin, ışığım sensin dünyanın karanlığında," derken sevgiliyi yüceltme hali doruğa çıkıyor. Işığa benzetilerek, dünyanın karanlığının kendisiyle aydınlandığını ve demin-devranın kendisiyle anlamlandırıldığını söylemektedir. Ama bu dilde düşünmenin avantajı diyor ki, buradaki aşk halini, sevgiyi, sevgiliyi yüceltmek ancak çoğul olarak hissedilebilir ve çoğul olarak anlaşılmalıdır... Ben öyle anladım...
Böyle hatırlatmıştı dinlediğimde...
Barış Arslan
Şiir: Mehmet Çetin.
Ezgi: Patika
Sima wes u war be...
*
Sevgili Barış' ın ezgiyi dinlerken içine girişi, upuzun bir yol alarak vardığı iklimde anasıyla konuşurmuşcasına yürekten, sakıncasız, alçak sesle duyumsadıklarını aktardığı yazıyı okuduğumda çok etkiledi beni. Çarptı.
Yaşanmışlıklar, anlar, anılar asla unutulmuyor. Yalnızca derin uykuya yatıyorlar. Bazen bir ses, bazen bir koku, bazen bir dokunuş, bazen gözümüzün değdiği bir obje aniden uyandırıveriyor derin uykusundan ve olanca diriliğiyle karşımıza dikilip yüreğimizi didikleyiveriyorlar. "Dendar" gibi...
Yüreğine sağlık Barış.
Not: Ezginin bir kaç videosu vardı yayınlanmış ama kendim yapmak istedim. Acemi işi olmasının suçunu üstleniyorum yani...
Şiir: Mehmet Çetin.
Ezgi: Patika
Sima wes u war be...
*
Sevgili Barış' ın ezgiyi dinlerken içine girişi, upuzun bir yol alarak vardığı iklimde anasıyla konuşurmuşcasına yürekten, sakıncasız, alçak sesle duyumsadıklarını aktardığı yazıyı okuduğumda çok etkiledi beni. Çarptı.
Yaşanmışlıklar, anlar, anılar asla unutulmuyor. Yalnızca derin uykuya yatıyorlar. Bazen bir ses, bazen bir koku, bazen bir dokunuş, bazen gözümüzün değdiği bir obje aniden uyandırıveriyor derin uykusundan ve olanca diriliğiyle karşımıza dikilip yüreğimizi didikleyiveriyorlar. "Dendar" gibi...
Yüreğine sağlık Barış.
Not: Ezginin bir kaç videosu vardı yayınlanmış ama kendim yapmak istedim. Acemi işi olmasının suçunu üstleniyorum yani...
Etiketler:
Çirok,
Grup Patika Dendar,
Kirmanciki,
Mehmet Çetin,
Pagan Kültürler,
Xizir
3.10.2013
3
3
Önce Mahir’i çıkardı kafesten. Öptü uzun uzun kenesetinden,
okşadı ve açık pencereden özgürlüğe salıverdi. Gözden kaybolana kadar izledi
ardından. Sonra da İbo’yu aldı usulca. Zamansız tüy dökümüne girmişti nedense,
üşüyebileceği geçti aklından ama alnını defalarca öptükten sonra onu da
bıraktı. İbo, Mahir’ in aksine karşı binanın çatısına kondu önce. Minicik
kafasını sağa sola çevirdi. Sanki hangi yöne gideceğine karar verememiş
gibiydi. Bir süre sonra, ne sağa ne sola, Mahir gibi gökyüzüne doğru kanat
çırpmaya başladı. Onu da gözden kaybolana kadar izledi.
Pencereyi kapattı ve saate baktı, yirmi bir dakikası daha
vardı.
29.08.2013
BİZİM ÜSTÜMÜZE DE YAĞMUR YAĞSIN
Şirketten çıkana kadar her şey normaldi.
İki
lokma atıştırmış, çayımı sigaramı da içmiştim ardından. Kalan işleri de
toparlamış ve Emre'nin telefonla, "İş çıkışı alabilir misin?" dediği kitabı aramak işin dışarı
çıkmıştım.
Sokağa
adım atar atmaz başladı kâbus.
Caddede
her tarafa asılmış dev ekran televizyonlarda akşam haberleri yayınlanıyordu:
"...
Amerika, Felluce'de tamamen sivilleri hedef alan ve sizlerin haberlerde
gördüğünüzden çok daha şiddetli bir intikam savaşı yürütüyor. Amerikalılar
sadece kentin batı bölgesinde hakim. Orayı da saldırıların ilk günü ele
geçirdiler. Cavlan, En-Nezar, eş-Şüheda ve Endüstri bölgelerine giremediler.
Ele geçirdikleri bölgedeki bütün evleri, apartmanları ve camileri havaya
uçurdular. Kayıpların yüzde 90'ından fazlasını siviller oluşturuyor."
Yüzlerce
insan üstüme doğru gelmeye başladı. Bir o kadarı da beni önüne katarak
sürüklüyordu. Kocaman bir hapishane avlusundaydık ve volta atıyorduk sanki. Gerçi
"racon" a uymuyordu kimse, birbirlerinin "volta" larını
kesip duruyorlardı, ama bu kalabalıkta normaldi herhalde. Ellerinde tespih de
yoktu ve kahkahalarla gülüyorlardı.
Televizyonlarla
kalabalığın sesi birbirine karışıyordu:
"...
Ölenlerin cesetleri toplu mezarlara gömülüyor. Amerika'nın ve sözde Irak
ordusunun kayıpları, açıkladıklarından kat kat fazla. Bu nedenle Medyanın
Felluce'ye girmesine izin vermiyorlar. "Allavi askerleri" ele
geçirilen bölgede yağma yapıyor. Taşıyabildikleri her şeyi alıp arabalara
Yükleyip Felluce dışına çıkardılar."
Lokantalar
tıka basa doluydu. Besmeleler, duâlar eşliğinde hâlâ yemek yiyordu insanlar.
Onlar da gülüyordu. Camın hemen kenarında oturan adama ilişti gözüm bir an;
tabağındaki eti kesmeye çalışıyordu bıçakla. Kesti ve ağzına attı lokmayı.
Biraz çiğnedikten sonra ağzından çıkardığı "şey"i masanın ortasındaki
tabağa bıraktı. Tabakta kurşun doluydu. Herkes gülüyor söylüyor ve yiyordu.
Sürüklenmemek için lokantanın önündeki aydınlatma direğine yapışmıştım. Diğer
masalara baktım tek tek. İnsan parçaları taşıyordu önlerindeki tabaklardan. Her
masada bir kurşun kabı vardı ve ağzına kadar doluydu hepsi.
"...
Harabeye dönen kentte trajedi yaşanıyor. Sokaklarda çok sayıda ceset var.
Köpekler cesetleri yiyor. Dün ve önceki gün ABD keskin nişancıları tarafından
öldürülen çocukların cesetleri hâlâ sokakta. Köpekler tarafından oradan oraya
sürükleniyorlar. Ne aileleri ne de direnişçiler, keskin nişancılar nedeniyle
cesetleri toplayamıyor. Amerikan güçleri binaları içindekilerle birlikte ateşe
veriyor..."
Bağırıyordum
ama kendim bile duymuyordum sesimi. Kalabalık daha çok gülüyordu. Ellerindeki
torbalarda cesetler taşıyorlardı. Torbalardan sızan kan kaldırımdan oluk oluk
akıyordu. Üstüne basıp geçiyorlardı.
Görmemek
için ellerimle yüzümü kapattığım an yeniden önlerine kattılar beni. Kalabalıkla
birlikte bir giyim mağazasına sürüklendim. İçerisi kalabalıktan sıcaktı; yapış
yapış olduğumu hissettim bir anda. Askılardaki giysiler havada uçuşuyor,
kapanın elinde kalıyor, bazıları çekiştirilmekten lime lime oluyor ama
kalabalıktan yere düşemiyordu. Bu hengâmeden en fazla nasibini alan çocuklardı.
Yere düşen kayboluyor, üstüne basıp geçiyorlardı.
"...
Amerikan keskin nişancıları, kentin batı kesimindeki Tartar Caddesi'nde ve
Fırat Nehri kıyısındaki yüksek binalarda yedi noktada pozisyon aldı. Onlarca
keskin nişancı içme suyu ve yiyecek temin etmek için dışarı çıkan herkese ateş
açıyor. Sokaklarda parçalanmış cesetler var. İnsanlar yakınlarını toprağa
veremiyor. Bazıları keskin nişancılar nedeniyle cesetleri evlerinin içine
gömüyor."
İçeride
sağa sola savrulurken gözüme ilişen kasayla vitrin camı arasındaki açıklığa
atıverdim kendimi bir anda. Derin bir soluk aldım. Yaşadığımın ne olduğunu
anlamaya çalıştım. Rüyâ ya da kâbus olamazdı, ezilen ayaklarım hâlâ acıyordu
çünkü. Anlaşılmaz uğultunun arasından televizyonun sesi duyuluyordu:
"...
Felluce'den kaçan mültecilerin El Amiriye'deki kampının güvenliğinden sorumlu
olan 60 yaşındaki Ebu Leys'in İslam-Online adlı haber sitesine yazdığı ifade
aynen şöyle: Saldırının üçüncü günü Amerikan uçakları birkaç kez Felluce'ye
kimyasal silah ve toz attılar. Ancak bir anda yağmur başladı ve bu zehirleri
etkisiz hale getirdi. Bağdat'taki doktorlar, Felluce'den yaralı gelip ölenlerin
bedenlerinde kimyasal silah izleri olduğunu belirterek, bütün dünyayı bunu
görmeye çağırdılar. Haberlerimiz şimdilik bu kadar sayın izleyiciler. Tüm İslâm
âleminin yarın başlayacak olan mübarek ramazan bayramını kutlarız. On dokuz ana
haber bülteninde görüşmek üzere hoşçakalın."
Artık
boşanmıştım göz yaşlarımı tutamıyordum. "Yağmur yağsın" dedim,
"Bizim üstümüze de yağmur yağsın."
Yağmur
yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın Yağmur yağsın
yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın Yağmur yağsın yağmur
yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın Yağmur yağsın yağmur yağsın
yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın Yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur
yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın...
Yağmadı.
ümran düşünsel
2.07.2013
HALİÇ TERSANESİ
"250 dönümlük arazide iki yat limanı, iki adet lüks otel, bin kişilik cami ve tabii kutsal AVM ile lütfen bir park yapılacakmış." İlber Ortaylı
Fotoğraflar: Ümran Düşünsel/2013
29.08.2012
ALACAK
Buzluğa kaldırıyorlar seni. Donacağına yakın karıncalar geliyor aklına. Kirazlarla buzluğa taşınan karıncalar. Çıkardığında dokunduğun kırılıyor. Dokunmadığın çözülünce canlanıyor yeniden. Toplanıp kirazı taşımaya çalışıyorlar. Donuyorsun. Zaman duruyor. Seni çıkardıklarında dokunmuyorlar sana, “pardon,” deyip sokağa bırakıveriyorlar. Bir bakıyorsun ki kimse kalmamış. Annen yok, sevgilin yok, arkadaşların yok, okulun yok, on sekiz, on dokuz, yirmi, yirmi bir, yirmi iki, yirmi üç, yirmi dört, yirmi beş yaşların yok. Vitrinlerdeki kitaplar, film afişleri yabancı hep. O açığı yabancı bir gölge gibi yanı başında taşıyorsun ömrün boyunca.
11.08.2012
EL'DEN ELE CEVİZİN GÖLGESİ
Baş aşağı duran, beyaz, dantel desenli
kâğıda sarılmış kırmızı gülleri gördü ilk olarak sol gözünün aralığından. Sağ
gözünü zorladı, hiç açılmadı. Başını yukarıya kaldırıp baktığında
gülleri dişlerinin
arasına sıkıştırmış olan El konuşmaya başladı.
“Anestezinin
etkisiyle saçmalamadın değil mi?”
“Yok,”
dedi güçlükle. “Merdivenlerden düştüm ya,
gözlüğümün camı kırılmış düşünce, o battı gözümün kıyısına…”
El
rahatladı, gevşedi. Dişlerinin arasından
kurtulup yatağın üzerine düşen güllere hastane kokusu sinmişti yine.
Uyudu.
Fotoğraf: Ümran Düşünsel
Kolu
sıkılarak sarsıldığı zaman ilk defa korkarak,
çığlık atarak uyanmadığını fark etti. Yatakta doğrulup oturdu. Adam, başıyla, ”gel,” diye işaret edip çıktı
odadan. Terliklerini ararken gözü gardıroba ilişti,gördüğü rüyayı hatırladı.
Evet ya, gardırobun üzerindeydi
kesik El. Baştan kesik olduğunu anlamamıştı, biri var sanmıştı orada. El, bir süre
parmaklarını kapağa ritmik hareketlerle vurdu,
aniden uçtu, süzülerek yatağın tam ortasına kondu. O zaman gördü. Kesikte
kan yoktu, düzgün şekilde deriyle kaplıydı. Öyle doğmuş gibiydi. Parmakları ayak gibi kullanarak
yaklaşmaya başladı. Göğsüne ulaştığında boynununun
sağ tarafını işaret, sol tarafını başparmağıyla kavradı, sıktı. Bıraktı,
yeniden, tüm parmaklarıyla daha sıkı kavradı. Hiçbir şey yapamıyor korkuyla izliyordu.
Bağırmaya başladı. Sesini kendisi bile duymuyordu. İki eliyle birden boğazını
sıkan El’e yapıştı. Parmakları kavrayıp ters yöne doğru kıvırmayı başardığında diğer parmaklar da gevşedi, boynunu bıraktı. O ara Nazlıcan
çıkageldi. Böcek görmüşçesine dişlerini birbirine
vurdu. Ani bir hamleyle El’ i kaptı,
açık olan balkon kapısından çıkıp geceye daldı.
Terliklerini
giyip her şeyi göze almışlığın rahatlığıyla odadan çıkıp salona girdi.
“Geç,
otur.”
“İyi böyle.”
Televizyonu
kapattı…Şişeye uzandı, kapağını açtı, vazgeçip
tekrar kapattı…Sehpanın üzerine dökülen külleri sıvazlayarak kül tablasına
döktü. Parmaklarını birbirine geçirdiği ellerini dizlerinin arasına sokup,
“Konuşalım istedim. Nerden başlayacağımı bilemiyorum. Ben…Düşündüm de, yeniden
başlayabiliriz.”
Aynı cümleyi yüzlerce kez duymuşluğun bezginliğiyle yüzlerce
kez verdiği cevabı vermedi bu defa. Başka cevap da vermedi. Gözünü, perdenin
örtemediği yerdeki bir tutam geceden ayırmadan dinledi. O sustuğunda gece de
simsiyah örtüsünü çıkartmaya hazırlanıyordu. Yıllardır,içinden binlerce kere
tekrarladığı cümle en sonunda çıktı ağzından:
“Boşanmak istiyorum,” dedi. Onun
şaşırmasına şaşırdı. Renginin açılmasını, sarıdan beyaza ağır ağır dönmesini,
ardından hızla kızarmasını izledi. Yanak kaslarının oynamasından dişlerini
sıktığı anlaşılıyordu.
“Sen
ne dediğini bilmiyorsun. Ağrı kesicinin etkisi
sanırım. Yarın konuşalım.”
Sağ eli, kanepenin bej kadifeden uçuk mavi, pembe, sarı, yeşil
saten kurdelelerle işlenmiş kırlentini kavradı sımsıkı. El, dişleri arasında saten kurdeleleri ezerek konuşmaya çalıştı, sesi çıkmadı.
“Git
yat şimdi.”
Üstünden
Nazlıcan’ı alıp, yatağının ayakucuna yatırdıktan
sonra yuvarlak pufa oturdu. Aynadaki kadından gözünü ayırmadan, el yordamıyla bulup yaktığı
sigarayı kül
tablasına bıraktı. Filtredeki kan ilişti gözüne; sigara da yaralanmıştı. Aynadaki kadına uzanıp dudağından akan kanı silmeye çalıştı, durmadı, akmaya devam etti ılık ılık. Kan pijamasının dizine damlamaya başladığında aklına geldi ancak silmek…
Şifonyerin çekmecesini çekti, el yordamıyla mendil ararken uzaklardan gelen ve kutsal
bir emanet gibi sakladığı ceviz dokundu eline de düşlerine de….
“Bu
ceviz Değirmen’i sarıp
sarmalayan
ağaçlardan. Çarşaflar dallı güllü olduğundan beri silkelemiyorum cevizleri. Bir kısmı
silkelenmekten umudu kesip kendiliğinden dökülüyor, bir kısmı da umutla
beklerken kuruyup gidiyor dallarda… Cevizlerin yaşını bilmediğini söylemişti babam, tıpkı Değirmen’in yaşını
bilmediği gibi.”
Sanki
çocuğundan, yârinden, annesinden söz ediyor gibi sevgi
doluydu yüzü de sesi de.
“Ceviz
de suyu sever değirmen de. Değirmen cevizin gölgesini de sever. Köylü, mevsimine göre buğdayını getirir, susamını getirir keçi kılından
çuvallarla, atın, eşeğin bazen de kendi sırtına vurup ama bakar ki kuyruk
var Değirmen’de, sıra kolay beri kendisine gelecek gibi değil, işte o zaman cevizlerin
geniş gölgesi yetişir Hızır gibi. Gündüz gölge
olur sohbetlere, geceyse yorgan. Fırtınanın kuvvetine dayanamayan çürük dalları
başucunda geceboyu dumanıyla eşlik eder köylüye”
Avucundaki
cevizin düştüğü ağacın gölgesine uzandı.
Uyudu.
3.08.2012
HİKAYELERİMİ ANLATIRIM SANA
Taze börülcenin bile ağlattığı günlerdi. Kendisine saklanmış
yağmuru bekliyordu. Öyle kırkikindileri değil. Sağanak, soluksuz, soluğu
kesilene kadar yağmalıydı. Bilmediği sokaklara itmeliydi omuzlarından,
düşmeliydi. Dizleri kanamalıydı. Kan yağmur sularını ikiye bölmeliydi. Bir
taraf şelale olup göle dökülmeli, diğer taraf denize koşmalıydı nehir olup. Yırtılan
eteklerinden utanmalıydı. Ağladığı anlaşılmasın diye göğe bakmalıydı.
Gözyağmurlarında boğulmalıydı.
Fotoğraf: Ümran Düşünsel
Şimşeğin çakmasıyla tutunacak dal ararken gördü..
Martı!
Balkonun demirine tünemiş. Deniz uzak, çöp yok! Tek ayak
üstünde cezalı.
Değilmiş. Sağ bacağı ek yerinden kopmuş. Yeni kopmuş. Başını
sağa yatırdı gözünü kırpmadan. Kanadı cepten kurtulmuş boş elbise kolu gibi
boşluğa sarkıverdi.
ilk evvel doyurmak geldi aklına kendine gelsin sonra yarasıyla ilgilenirdi
nazlıcanın ilaçları olacaktı nereye koymuştu onları ne yerdi simit yerken
görmüştü ama evde simit yoktu ki ekmek evet ekmek ıslatıp vermeliydi kapıyı
aralasa içeri girer miydi bacağı yok
nasıl uyuyacak önce kapıyı aralamalıydı
ihsanın evvelsi gün getirdiği balık geldi aklına buzluktaydı eritmek
gerekiyordu
Şimşek çaktı irkildiler.
Başını kırık kanadının altına sokmayı başaramayınca vazgeçip
dimdik, tek ayak üstünde uykuya dalmasını izledi.
Eşiğin dışından martının, içinden de kendi yemek artıklarını
topladı usulca.
“Kanaması yoksa elleme sen, yarın bana getir, ne gerekiyorsa
yaparız,” demişti Nazlıcan’ın veterineri. Nazlıcan ameliyattan on bir gün sonra
ölmüştü. Martı ölmesindi…
Yeniden mindere bağdaş kurup izlemeye başladı. Şimşek
çakacak, uyanacak diye ödü kopuyordu. “Adın Şehriyar olsun senin martıcık,”
dedi . “Masalım yok ama hikayelerimi anlatırım sana. Dişiysen Şehrazat derim.
Yine hikayelerimi anlatırım.”
27.07.2012
KEKİK KOKUSU
Kokladı. Bildik kokuyu yine alamadı. Yine kıştı. Kışın ölü
taklidi yapmaz mıydı zaten kekikler? Baharda gelmeyi düşünmemiş değildi ama
kalabalık olurdu köy. Kimse uğramamıştı. Çektiği fotoğrafları o kadar çok
izlemişti ki…Bahçeden geçerken ezmemeye özen gösterdiği kardelenler gibi bedeni
üşüyor, yüzü yanıyordu.
“Da bisene de geldiydin demi?”
Ürktü. Yüzü de üşüdü. Yakalanmıştı işte. Neden burada olduğunu
kendisi bilmezken ele nasıl açıklayacaktı?
“Degidi de, dikelme ele, gel hele"
Döndü. Tanıdı; Billikızı’ydı. Sundurmanın çıkıntısında, mindere oturmuş seyrelmiş saçlarını tarıyordu.
Kış güneşi dokunduğu telde kalıyor, tarağın gücü yetmiyordu ışıltıları
kopartmaya. Eteklerini beline doladığı kahverengi divitin elbisesindeki sarı
papatyalar dalgalanıyordu kıpırdandıkça.
Aynalı’yı birlikte geçirdiler Değirmenler Deresi’nden. Gunnayan
Çomar’ın sağ kalan yavrularını doyurdular. Barmana’ya gidip geldiler bi koşu
harımı onarmak için çalı toplamaya.
Hava karardığında ispirte istedi idareyi yakmak için
Billikız.
“Daa uzaktan geldin. Haranada kekikli çorba var, ocağı yak
hele de banıverelim biyol”
Odaya girerken o beklediği kokuyu duydu. Kokunun ucundaki
kekiğin minik mor çiçeklerine dokundu. Kokladı. Gülümsedi.
Fotoğraf: Ümran Düşünsel
26.07.2012
AYAKKABILAR
Bağırış çağırış umurunda değildi. Rüzgarda saçların uçuştukça, kınalı ellerinle göğsüne sımsıkı bastırdığın yeşil naylon ayakkabı, hasada hazır buğday tarlasında arsızca bitiveren ayrıkotu misali göze batıyordu. Yere çöktün. Yakandaki çengelli iğneyi çözmeye çalışırken ayrıkotu kayıp kucağına yerleşiverdi aynı arsızlıkla. İğnenin ucunu eteğine defalarca sildikten sonra topuğunu sıvazladın. Diken kalmadığından emin ayağa kalktın, ayakkabını giydin.”
“Sanki kavga eden
annemle ablanı o an, ilk kez görüyormuş gibi baktın. Tepki olarak sadece iki yanına
sarkıttığın kınalı ellerini birleştirip parmaklarını birbirine geçirdin.
Nedense kulaklarının duymadığını düşünmüştüm o an.”
Baban geldiğinde annemin
elinde ablanın bir tutam saçı vardı. Ablanın tırnak izleri de annemin
yüzündeydi. Birer tokat da babandan yedikten sonra ancak sustular. “Eve gir,
senle sonra konuşacağız," dedi anneme. Ablanı da kolundan çekerek tulumbanın
başına götürdü. Su çekmeye başladı. Sen de ayaklarını sürüyerek o yana gittin.
O zaman fark ettim lastik ayakkabılarının ayağına büyük geldiğini.
Ablası İsmet Kız’a sığırtmaçlığa vermişti boğaz tokluğuna.
Hüsniyegil gibi değildi, altına döşek üstüne yorgan bile vermişti. Hayvanları
Çamdibi’ne getir götür zaten eski olan ayakkabıları terliğe dönünce, İsmet Kız,
Kasabaya gittiğinde almıştı o yeşil naylon olanları.
Babası gelip gitmelerinin birinde siyah rugan iskarpinler
getirmişti. Annesi kıyıp giyememiş yüklüğün alt rafına yerleştirmişti. Temizlik
yaparken onların da tozunu alırdı. Hiç giyemeden hastalanıp yatağa düşmüş bir
daha kalkamamıştı.
Ablası da giymeden önce tozunu silmişti..
Kaç defa dayak
yemiştim annemden. “Cici baba” diyeceksin, derdi. Diyemezdim. Daha öncekilere
de diyememiştim, sonrakilere de diyemedim hiç. Babamı kötülerdi sürekli. “Başka
kadınla gitti, bizi terk etti” derdi. Askerden
yeni gelmiştim gerçeği öğrendiğimde. Babam annemi dostuyla yakalamış ve
dostunu öldürmüş. Annem ufak tefek sıyrıklarla kurtulmuş. Ölüm döşeğine kadar
gerçeği bildiğimi bildirmedim. Komşu kadınlar Kur’an okuyordu başında.
“Helalleş oğlum, sabaha çıkmaz,” dedi birisi…O zaman söyledim.
İzini Herko
Fabrikasında buldum. Yine ufak tefektin, yine başak tarlası gibi dalgalanan
saçların bulutsuz gökyüzüne uzanıyor, gözlerini göstermiyordu, yine sesini duyamadım
ama ayakkabılarını gördüm: Siyah, topuksuz, sadeydiler, pırıl pırıldılar. Bir
kere daha utandım.
O yeşil naylon
ayakkabılarını görünce saklamaya çalıştığım ayakkabılar."
Fotoğraf: Okan Akan
31.03.2012
1950 Öncesi
29 Ocak 1923. Mübadele'nin Anadolu'dan aldığı bir gemi dolusu insan, İstanbul Boğazı'ndan geçiyor. Yolculuk Yunanistan'da son bulacak.
Fotoğraf: Frank America/Near East Relief
Fotoğraf 1937' de çekilmiş. O amanlar gişeler Galata Köprüsü'ndeymiş.
Fotoğraf: Bernard F.Rogers,Jr.
Yıl:1929. Üçhisar'da düğün alayı
Fotoğraf: Maynard Owen Williams
"Artık İstanbul itfaiyesi yaya değil," diyor fotoğrafçı 1928'de.
Fotoğraf: Maynard Owen Williams
İtalya/Brindisi' den havalanan deni uçağının İstanbul'a varış anı. Yolcular 1928 yılının Büyükdere kıyılarına adım atıyor.
Fotoğraf: Maynard Owen Williams
Anadolu' nun iç bölgelerinden yola çıkan deve kervanı İzmir' e ulaşmış ve yükünü boşaltacağı limana doğru ilerliyor. Yıl: 1924
Fotoğraf: Thomas Blesler, Jr
Yeni Cami basamaklarından Eminönü'ne bakış. Yıl: 1928
Fotoğraf: Maynard Owen Williams
Gemiler açıkta bekliyor. Mübadele ile Yunanistan'a gidecek Samsun'lu Rumlar sallarla gemiye taşınıyor. Yıl:1923
Fotoğraf: Frank America/Near East Relief
Yıl:1923 Bursa'da bir köy okulu. Eğitmen eksikliği nedeniyle köy imamı hem öğretmen ve hem de jimnastik hocası olmuş.
Fotoğraf: Kurt ve Margot Lubğnskğ
Ankara'da Birahane. Eylül 1933'de N.G. arşiv kayıtlarına giren bir fotoğraf.
Fotoğraf: Kurt ve Margot Lubğnskğ
Radyoda jimnastik saati. Yıl: 1944
Fotoğraf: Maynard Owen Williams
Bebek'li balıkçılar ağ çekiyor. Yıl: 1930
Fotoğraf: Maynard Owen Williams
1924 yılından bir kare: İstanbul'lu çocuklar.
Fotoğraf: Merl La Voy
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






























