18.02.2015

Gelîya Qedexîye / Yasak Vadi


Bu sayıda GELÎYA QEDEXÎYE(Yasak Vadi) isimli hikâyem var.
...
Tam cayo ke awe û xîz lew nanê yewbînan ra, ez uca ronişta. Mi lepa xo bi xîz dekerde. Yew lepa xo ra veng kerd lepa bîne. Xîz leyîrê kerrayan o, bawkalê xîzî ko yo.

(Derya apey ancîya.)

Koyî yew destê mi ra herikîyayî destê min ê bînî. Peskovî, xezalê koyan lepanê mi de çindik dayî. Yew luya rengê sîmî de zincîya xo mîyanê xîzî ra vet û hetê koyî ra derg kerd.

(Derya asoyî ra acêr herikêno. Ez çirtanî nêvînena, la dûrî ra vengî yenê.)

Luyî tena sanikan de xasûg ê. Mi yew luye temaşe kerde, luyêka dadîya leyîran. Leyîrê xo lewnayêne. Payanî ra bî. Goşê aye vengan de, çimê aye derûdor de. Hende tebîî bîye ke sey tebîetî bî, tîmsalê tebîetî bî.

(Derya ke ancîyabi, koyî vejîyaybî meydan.)

Tam naye ra bi xora, bê ke ez tef-talê xo bigîrî, cêbê mi de estareyê deryayî, derya gama ke ancîyabi xo dima kerdbi xo vîr ra. Yew zî çanteyê min ê paştî, ez kewta rayîr û dirban ser.

Ez ameya û ameya, peynî de resaya nê cayî. Mi va ‘kar’, va ‘Şiwantî esta.’ Mi va ‘Beno.’ 
... 
         Çeviri: Roşan Lezgîn


 *
Tam suyun kumla cilveleştiği çizgiye oturdum. Kumu avuçladım. Bir elimden diğerine aktarıyorum. Taşın yavruları kum, kumun dedesi dağ.

(Deniz çekilmeye başladı.)

Bir elimden diğerine aktarılıyor dağlar. Dağ keçileri, marallar zıp zıp avuçlarımda. Bir gümüş tilki burnunu kumdan çıkartıp dağa uzatıyor.

(Deniz ufuktan aşağı akıyor. Şelaleyi görmüyorum, sesi geliyor uzaklardan.)

Tilkiler yalnızca masallarda kurnaz. Bir tilki izledim, anne tilki. Yavrularını emziriyordu. Ayaktaydı. Kulakları seste, gözleri görüntüde. O kadar doğaldı ki doğa misaliydi, doğa temsiliydi.

(Deniz gidince dağlar açığa çıktı.)

Tastamam ondan işte tası tarağı dâhi almadan, cebimde denizin giderken unuttuğu deniz yıldızı, bir de sırt çantamla yollara dökülmüşlüğüm.

Vara vara buraya vardım. ‘İş?’ dedim, ‘Çobanlık var,’ dediler, ‘Olur,’ dedim.


Kapak fotoğrafları: Ümran Düşünsel





9.02.2015

IŞILTILAR




Buzlu çayda ürettiği, beslediğini söylediği bakterilerini mikroskopla incelerken yüzündeki “ışıltılı” gülümsemeyi izlemekten keyif alıyorum Emre’nin. Net olarak göremiyormuş. Işıltılar halinde hareket etmelerini izlemek de onu keyiflendiriyormuş. “Düşünsene, göremediğimiz böyle binlerce ışıltı geziniyor vücudumuzda,” diye özetlemişti bir defasında heyecanla.

Işıltı suretinde bir bakteri insanı bu denli heyecanlandırıyorsa doğanın, insanın, aklın, yüreğin, gözün gönlün ışıltıları nasıl heyecanlandırır!


Muzaffer Oruçoğlu’nun “Işıltılar”ı Ankara, Zonguldak, Diyarbakır’dan sonra İstanbul’lu izleyicilerle buluştu. 1-10 Şubat arası gezilip,  ışıltıdan nasiplenibilinir.

Fotoğraftan bilirim iyi kötü, çekmek de izlemek de tek kişilik eylemlerdendir. Resim için de geçerli olduğunu düşünüyorum bu tek kişilik eylem halinin. Sergileri de tek başıma dolaşmayı seviyorum. Resmin içine girebilmeyi başarabilmişsem çıkış zamanımı kestiremiyorum çünkü. Yolculuk bazen umduğumdan da uzun sürebiliyor. İnsanın bazı resmin önünde bağdaş kurup oturası ve hatta bazen de kamp kurası geliyor. Bazense tersi oluyor kadrajın veyahut tuvalin dışına uzayıp gözüme ulaşan bir yol, bir aralık bulamayıp giremeyebiliyorum içine. Mahrum kalmanın mahcubiyetiyle ama aklım da kalarak ayrılıyorum önünden.


Muzaffer Oruçoğlu’nun “Işıltılar” sergisinde ilk evvel dikkatimi çeken tek gözdeki ışıltılar oldu ve çoğu sol olan tek gözler. Resimlerden birinde,  sol gözdeki ışıltıyı tutsak etmeye niyetli, üzerine yılan gibi çöreklenmiş paslı zinciri görende nedense tesadüf olmadığını düşündüm.

Işığa, ışıltıya en fazla hasret olan madenci portreleri ağırlıkta sergide.

Alnında sakarı vardı atın. Yine sol gözünde ışıltı vardı adamın. Madenciydi. Kaskındaki lamba yanıyordu. Hemen önlerinden sarkan zincirler kırılmış mıydı, kırılmayı mı bekliyordu emin olamadım. Ama yukarısı aydınlıktı. Davetkârdı. Yok, zincirler kırılmış değildi ne yazık ki henüz…

İzlerken Yaşar Kemal çıkageldi bir yerlerden. Hastalanmamış, yoğun bakımda değilmiş. “Demirciler Çarşısı Cinayeti,”ni okudu yüksek sesle. Hani o dünyayı dolaşan güzel adam bir şehre vardığında insanlarına, atlarına hayran kalıyordu ya, uzun yıllar sonra ölmeden bir daha görmek isteyip de geri dönüyordu, döndüğünde o iyi insanların da güzel atların da yerinde yeller estiğini görüp şaşkınlıkla kalakalıyordu, işte tastamam o şaşkınlıkla kalakaldım resmin önünde. Yaşar Kemal’ e,”sen gitme bari,” dedim gideceğini bile bile.


“Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim,
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak;
sonra o da gidecek...”

Usta’da gitmişti. Kediden sonra çınardan önce gitmişti. Hızla geçip gittiğini Muzaffer Oruçoğlu’da resmetmiş zaten: Gördüm. Çokça ışıltı bırakmış geride, bir kısmını da giderken yanı sıra götürmüş.

Bilinen en eski zamanlardan, mağara duvarlarına resmedilen figürlerden bu vakte varana kadar upuzun bir yolculuğa çıkartıyor Muzaffer Oruçoğlu resimleriyle bizi. Her şey, herkes gelip geçerken baki kalan, yolculuklara hem eşlik hem de tanıklık eden tek ayrıntı “ışıltılar” Karanlık bir dehlizin uzak ucunda, bir tutsağın gözünde, uzun tırnakların kırıp dökmeye çalıştığı kadim tarihte, geometrik şekillere sıkıştırılmış insan suretlerinde dahi, içinde ya da dışında mutlaka var o ışıltı.

Ayaklar baş, başlar ayak olanda da, Edip Abi sigarasını tüttürürken de, Ethem Sarısülük uzanmış kitabını okurken de, iş kazalarında kopan eller ayaklar havada uçuşurken de,  madenciler karanlık dehlizlerde ilerlerken de hep yanı başlarında.


Bir de kedi gördüm sanki. Yüzü altın orana tıpatıp uymuş, Kemikleri helezon çelik tel yumaklarından bir kedi. Nedense metalaştırılmış evcil sokak canlıları geçti gözümün önünden hızlıca. Bir de el kadar Karakız’ım. Bir aracın ezip geçtiği bacağına durmadan takılan sökülen pimler. O çelik helazon yumaklar çözülüp yaşlı bir ninenin elinde yeniden çileye durdu. Yünden çileyi iki ayağına geçirip bir sürü yumak sardı sonra. Kedilerin önüne bıraktı oynasınlar diye…


Beklenen, özlenen, savaşılan, uğruna ölünen güzel geleceğe kadar sönmeyecek ışıltıları serpmiş Muzaffer Oruçoğlu tablolarına…Ahde vefayı serpmiş bir de, en son gidecek olan güneşle eşdeğer ömrü olan “IŞILTILAR”a…

Tüm illeri ışıldatması dileğiyle…

Ümran Düşünsel




2.09.2014

GAXAN

...
Sabah horozlar dâhi uyurken buluştular. Kız, cebinden çıkardığı mendili yere yayıp eliyle düzeltti bir güzel. Düzeltirken eline takılan mandalina çekirdeğini kopartıp aldı mendilden. Vazgeçti tam atacakken. İçine iki "bereket"i, "güç"ü ve "kısmet"i, çekirdeği özenle yerleştirdiği mendilin çapraz uçlarını bir araya getirip düğümledi sıkı sıkıya.
...
Şodir de wexto ke dîkî hema hewn de bî, yewbînan dî. Kêneke, desmala ke cêbê xo ra vete, erd de rafîiste û bi destê xo wina rindek rast kerde. Gama ke desmale rast kerde, hebika mandalîna ke gina destê aye ro, desmale ra qerifna û girewte. Tam gama ke eştêne, eştiş ra fek verada. Çar goşeyanê desmala ke di ‘bereket’î, ‘hêz’, ‘qismet’ û dendika mandalîna bihemet tede ronayî, ardî têhet û wişkawişk girêdayî. (Çeviri: Roşan Lezgin)

...
http://www.zazaki.net/haber/hmara-13.-ya-sewcila-vejya-1766.htm

28.11.2013

Fotoğraf: Ümran Düşünsel



kırarsan kuşun kanadını,
şiirini de hazır et.

yoksa nereye konar?


26.11.2013

GAĞAN





Fotoğraf: Don Bartletti

Düşvâri:

Gağan'dı. En güzel giysileri temiz olanlardı, giyindiler. Sofraya oturdular ayrı damlar altında. Zerefet yemeğinde kız olanın kaşığına "kısmet" ve "bereket" aynı anda takıldı. Erkek olanın "gücü" bulması zaman aldı. Onla yetinip kaşığı bırakıyorken "bereket"in yoğurtlu yüzüyle gülümsediğini gördü; kaptı aldı.

Sabah horozlar dâhi uyurken buluştular. Kız, cebinden çıkardığı mendili yere yayıp eliyle düzeltti bir güzel. İçine iki "bereket"i, "güç"ü ve "kısmet"i özenle yerleştirip çapraz uçlarını biraraya getirip düğümledi sıkı sıkıya.

Ata atladılar. At gideceği yönü biliyordu. Ağır ağır olduğu yerde döndü. Dağlara doğru uçarlarken, kız, düşürmemek için atın eyer cebinin en dibine soktu dürdüğü mendili.

10.11.2013

QIRIX Bİ ÖYKÜ: GÜVERCİN 4


Bolu F Tipi'nde tutsak Murat Türk, bu öyküsüyle 2008'de Hüseyin Çelebi Edebiyat Etkinliği'nde öykü dalında birinciliğe layık görüldü. 

Beş-on metre kala artık fırtına gibiydi. Kafasını hafiften eğerek tüm gücüyle bağırdı;
"Çüçüüüüüüütt!!" Dıgı dıg, dıgı dıg, dıgı dıg, dıgı dıg, dıgı dıg...
GÜÜÜMM!!
Muzaffer'in arkasından, tam da kıçına yavru boğa gibi tosladı. Darbe, şiddetle sarstı bedenini. Kafes bir yana, kuş bir yana, o bir yana uçtu. Kafes az ötede şangır şungur sesler çıkararak tuzla buz oldu. Güvercin, şapkanın içinde sürüklendi önce, şapka durdu ve korku içinde havalandı.
Dodo, Şaşo ve Titi kuşun peşine düştü. Titi, en yakın binanın terasına çıktı. Köşeden köşeye fırlayıp aranmaya başladı, deliler gibi dolanıyordu. Yakın bir yerde olmalıydı. Havada bir şey yoktu. Görülebilen tüm damlara, teraslara baktı; kıpırtı yoktu. Çaresizce aşağı indi.
"Ne oldi, ne tarafa gıtti?" dedi Şaşo.
"Hêç bişê göremedım!"
"Nasıl olır?"
"Oxlım, quş orda şoq yedi. Kim bılır nêre gıtti. Belki de qeybettıx."


"Dur hele, hemen umudıni kesme. Az çox eve alışmişti. Belki de şındi..."
"Hêç sanmiyem. Qorxidan qıblesıni şaşırdi zawalli!"
"Bari hangi yöne gıtti, oni bıleydıx. Bu yeterdi..."
En 'yakalanamaz' denen kuşları bile nasıl yakaladıklarını hatırlattılar birbirlerine.
Yüksek binalar...
Çatılar...
Teraslar...
Ve damlar...
Soluk soluğa kuşlar... Yeter ki bir yere konsun! Damdan dama atlar, düz duvara tırmanır, öyle bir sızarlardı ki kuş bile şaşardı. Müthiş bir tutkuydu onlarda bir şeylerin peşinden gitmek, tam bulmuşken kaybetmek... Sonra...
Saatlerce dolandılar şehrin semtlerinde. Geçilmedik mahalle bırakmadılar. Binalar, çatılar, sokaklar ve şehrin göğü... Her biri ayrı bölgelerde oradan oraya dolanıp durdu.
Üçü de şehrin ayrı noktalarında, umudu diğerinde canlı tutarak geri döndü. Terli, yorgun, soluksuz ve az umutla...
Yeter ki hava kararmasın!
Az sonra buluşma yerine doğru öfkeli, bitkin ve sallana sallana geldiler. Çömelip sigara yaktılar duvarın dibinde. Biri konuşsa öteki patlayacaktı. Hınçlarını birbirlerinden almaya o denli hazırlardı ki!
Titi sigarasını atıp, başını ellerinin arasına aldı.
"En son bi tene gördım. Bêle gıtti."
Dodo kafasını kaldırıp Titi'ye acıyla baktı.
"O degıldi, olsa bile artıx gıtti."
Hiç böyle çaresiz olmamışlardı. Omuzlarına tüy konsa çökecekler.
Şaşo'ya baktı Titi. Dodo'dan beter haldeydi, gözlerindeki o hareketli kıvılcımdan eser yoktu. 'Ne yapsak da boş!' der gibi aynı noktaya bakıyordu hep.
"Bu iş de burda bitti!" diyebildi sonunda.
Dodo;
"Heftaya ne yapacaxız, ne pox yiyecaxız?" dedi dokunaklı bir sesle.
Tit doğruldu yerinden;
"Ben gidiyem..."
"Nereye?" dedi Şaşo, konuşup konuşmadığını bile farketmeden.
"Onın pêşıne" dedi Titi.
"Boş vêr" dedi Dodo. "Zati axşam olacax."
Dodo ve Şaşo ellerini umutsuzca savurup kafalarını indirdiler.
Titi ağır adımlarla yürüdü, sokağın sonunda kayboldu.
Ana caddenin kalabalığında ancak gelebildi kendine. Sesler, hareketler ve şehrin uğultusu, bu akşam canlılığı güç kattı yüreğine. Bir taksiyi durdurup bindi. "Nereye?" dedi şoför; o sadece eliyle yön gösterdi. Şoför, defalarca sordu aynı soruyu; o hep yön gösterdi. Sonunda dört yöne açılan kavşakta indi. Kaldırımda insanların arasına karıştı. Nereye gideceğini kestiremiyordu. Kuşun uçtuğu yöne gelmişti ama nasıl bulacaktı? Peşinden gideceği bir iz yoktu.
Damlara, çatı uçlarına, güvercinlerin konabileceği yerlere baka baka yürüdü.
Yarım saate varmadan karanlık çökecekti.
Birden geri döndü. Köşeyi dönüp sola sapacaktı ki, köşeyi ondan önce dönen bir çocukla çarpıştı; bir çocuk da onu kovalıyordu.
"Bembeyazdi!" dedi arkadan yetişen çocuk.
Titi'ye çarpan ise;
"Işık gibi geçti!" dedi.
Çocuğun kolundan tuttu Titi;
"Hangi tarafa..." dedi.
Çocuk kolunu uzatıp caddenin sonunu gösterdi.
Hızla o tarafa koştu.
Çocuklar, arkasından bakıp bir şey anlamadan güldüler.
Caddenin sonuna kadar koştu. Köşede, şehrin taa orta yerlerini görebilen bir bina vardı. Kapısını açtı, merdivenler üçer beşer tırmanıp terasa çıktı. Köşeden köşeye koşup aşağılara baktı. İki, üç, beş ve tek katlı evleri, sokakları, bahçeleri; uzak, yakın yerleri uzun süre dikkatle izledi. Bir an gür ağaçların olduğu bahçelerin üzerinden ok gibi beyaz bir ışık geçti. Bu oydu! Evet o... Diğer köşeye, o beyazlığı daha iyi görebileceği tarafa geçti. Sahiden oydu, dolanıyordu. Saatlerdir uçuyordu demek. Yorulmuş olmalıydı. Belki birazdan konardı bir yere. Titi'nin yüreği gürp gürp atıyordu. Sabırsızlanıyor, heyecandan söyleniyordu.
Kuş, bahçelerin ve tek katlı evlerin üstünden birkaç tur daha attı, dolandı, biraz yükseldi ve sonunda üç katlı binanın merdiven çıkışının o küçük çatısına kondu.
Rahatça görülüyordu buradan: Kırmızı kiremitin üstünde bembeyaz bir leke!
Hızla indi merdivenleri. Sokağa fırladı. Deliler gibi koşturuyor, o üç katlı binanın kapısını arıyordu. Nihayet buldu, açıktı kapı. Girdi. Merdivenleri çıkıp dam kapısında durdu. Eğreti, tahta bir kapıydı bu, kilitliydi. Zorladı. Kilit sağlamdı. Uzun kollarıyla tuttuğu gibi menteşelerinden söküp çıkardı kapıyı, kenara bıraktı. İki adım sonra damdaydı. Yürüdü. Arkasını dönüp merdiven çatısına baktı. Güvercin, o bembeyaz leke oradaydı işte! Sevindi. Şimdi ürkütmeden sessizce yaklaşmalı ve bir hamlede...
Titi adımını atar atmaz yaşlı bir kadın dam kapısında belirdi;
"Xırxııııızzz! İn aşaxi! Ne işin war? Bax hele qapiyi ne hale qoymiş! İç çabox!"
"Ana wallahi xırxız degılem. Bax quşım orda. Yaxaliyayım, gidecaxam."
"Ulan in dedım, puşt oxli puşt! 'Xırxız degılem’ diyi bi de! Ya bu qapinın hali..."
"Tamam, dur parasıni vêreyım. Çox baxırma, quş..."
Kadının öfkesi burnundaydı. Kapıyı göstererek 'in aşaxi' diyordu. Hemen terliğini çıkarıp eline aldı, kuşa fırlatacaktı ki... Titi cebinden bıçağını çıkardı ve 'şak!' diye açtı.
"Atsan vururam! Hêç acımam qarnıni deşerem!"
Kadının yüreği ağzına geldi, ödü kopacaktı. Gözükara olurdu bu çocuklar, vururum! dedi mi, gözünü kırpmaz...
Olduğu yerde, elindeki terlikle donakaldı kaldı.
"Hüüüşşş..." dedi Titi. "Güvercin..."
Kadının çığlığını duyan komşular sokakta toplanmışlardı. Öfkeyle homurdayan bir kalabalık vardı aşağıda. Pencereden bedenlerini sarkıtıp bakanlar, damlara çıkanlar birbirlerine sesleniyorlardı. Kimbilir az sonra ne belalı kavgalar yaşanacaktı!
Titi'nin umrunda değildi çevrede olup bitenler. Kuşa odaklanmıştı. Hafifçe eğilip süzüldü. Kuş, hiçbir şey farketmemişti henüz. Sessizce yaklaştı. Kiremitin altında durdu. Kolunu uzatsa yakalayabilirdi. Ama daha hamle bile yapmadan kuş huylandı, uçtu, çok tehlikeli bir yere, tam da damın köşesine kırık tuğlanın üzerine kondu. Sıkışabileceği yer değildi burası, istediği yöne havalanabilirdi.
Titi dönüp kadına baktı. Kadın donakaldığı ilk yerde durmuştu, terliği tutan eli havadaydı.
Kuşa döndü. Ne kötü bir yerde durmuştu! Sol tarafı açıktı; sağda, arka tarafında dut ağacı yükseliyordu. Oraya doğru sürmeliydi. Diğer taraftan yaklaşsa, kuş, arkadaki açıklığı kullanıp rahatça havalanabilirdi. Öyleyse... Şansı az da olsa zorlayan sol taraftan yaklaşmalı, kuşu dut ağacına doğru sürüklemeliydi.
Sol taraftan yaklaştı Titi, birkaç adım kala durdu. Tam iki dakika hiç kımıldamadı. Kadına baktı: Heykel! Kuşa döndü: Soluk soluğa ve ürkek! Bir adım daha... Kuş huylandı. Kırık tuğlanın üzerinde döndü. Uçtu uçacak gibiydi. Bakıştılar. Titi, gözünü bile kırpmıyordu. Nefesini tutmuştu. O kadar heyecanlıydı ki neredeyse olduğu yere çökecekti. Mesafe bir metreydi, az önceki deneme başarısız olmuş ve kuş, çok ürkmüştü.
Hem şok yemişti bugün. Kanat uçlarının titrediğini görüyordu Titi, kendi dizlerini bir de... 'Bir çırpıda yakalasam!' Ya uçarsa? İçi içini yiyordu. Kuş bir elinde bir köşedeydi. 'Yenmeliyim bu korkuyu!' Biraz daha eğildi. Kolunu kuşun arkasından dolandırıp güvercin gibi kuğurdamaya başladı. Elini yaklaştırdı, yaklaştırdı... Bedeni geride kaldı. Kuş, yan yan gidip mesafeyi açıyordu. Son bir hamleyle elini uzatıp kuşu tuttu.
Gövdesi elindeydi artık. Kanat vurup tüy bırakarak çırpındı kuş. Aniden sıyrıldı. Sadece kuyruğu kaldı elinde. Can havliyle çırpınınca o da koptu. Üç-beş uzun tüy parmaklarının arasından döne döne aşağı süzüldü. Eli bomboştu şimdi. Hemen atıldı, bedenini gerip kuşa doğru kedi gibi sıçradı ve onu havada yakaladı.
Kuşu göğsüne bastırınca, ayaklarının yerden kesildiğini ve bir boşluktan aşağı düştüğünü farketti.
Sokakta biriken insanlar, bu uzun boylu çocuğun aşağı düşüşünü korkuyla izlediler. Bedeni yere çakılır çakılmaz insanların çoğu elleriyle yüzlerini kapattı. Kolay değildi birinin bu kadar yüksekten düşüşüne tanık olmak. Bir insan, üçüncü kattan boşluğa, sokağın ortasına...
Düşer düşmez kalabalık ona doğru koştu. Upuzundu. Dizlerini çekti. Bir eli göğsünde, diğer eliyle yere tutunarak doğruldu. Derinden inliyordu. Yüzü kasılıyor, acı çekiyordu. Ama kuş, o bembeyaz güvercin kalbinin üstündeydi ya!
Tepesindeki kalabalığı görünce yerinde doğrularak oturdu. Kucağındaki kuşa baktı... Yüz hatları yumuşadı hemen. Gülümsedi, gülümsedi... Otuz iki dişini birden kuşa gösterdi Titi. Sonra...
Sonra...
Kalabalığa dönüp bağırdı;
"Daxılın ulan! Ma babanızın dügünidır!"
Ayağa kalktı. Bir elinde güvercin, diğer eliyle de üstünü başını silkeleye silkeleye yürüdü.

BİTTİ

9.11.2013

QIRIX Bİ ÖYKÜ: GÜVERCİN/3



Bolu F Tipi'nde tutsak Murat Türk, bu öyküsüyle 2008'de Hüseyin Çelebi Edebiyat Etkinliği'nde öykü dalında birinciliğe layık görüldü.

"Yegen, bu quşi niye satisen? Dê hele."
Dodo derin bir nefes alıp kesik kesik bıraktı;
"Kimse kimsenin derdini bılmi Apê Mızo!"
Zavallı Dodo! Muzaffer'in kulağına bir şeyler dedi. Muzaffer boynunu geri çekti. Dodo'nun yüzüne acıyla baktı. Titi'yi, Şaşo'yu süzdü. Kaşlarını kaldırdı, sonra çattı. Yere baktı, başını salladı. ‘Nıç nıç nıç' diyerek Dodo'nun omzunu tuttu;
"Beş yüz demiştin, degıl?"
"He Apê Mızo."
"Ben sahan alti yüz vêriyem, yüz de benden..."
"Yox Apê Mızo, imkani yox olmaz!"
"Olır, olır... Yüregımden qopi."
"Senın yüregınden qopi, hema benım yüregım almi."
"Al dedıııııım!"
"Almam Apê Mızo, heyatta!"
"Yaw al dedım işte, wêy!"
"Madem êleyse, ê de haydê..."
"Canın sax olsın benım babam. Yüz fazla vermişıx senın gıbi bi gence, ma çoxtır? Feda olsın!"
"Wêy Allah senden razi olsın Apê Mızo! Tuttıxın altun, bıraxtıxın oltun ola!"
"Cansaxlıxi, cansaxılıxi."
Keyifle güldüler. Muzaffer, elindeki küçük çantanın fermuarını açtı. Dodo, başını uzatıp bakınca gıcır gıcır bir deste para, paranın yanında da bir tabanca gördü. Üstüste yutkundu, yine de bozuntuya vermedi;
"Paralar da xıcır xıcırdır ha!" dedi keyifle.
"Daha bu sebeh panqadan çekmişem."
"Verdıxçe çoxalsın, verdıxçe çoxalsın!"
"Amin, amin, amin!"
Muzaffer, paraları ‘xışt xışt xışt' sayarken, Dodo'nun içi ısındı.
"Al yegen, gule gule xarca."
"Saxoool Apê Mızo."
Xışt xışt xışt' saydı, sakalına sürdü.
"Bereket çarpsın!"
"Bereketi bol olsın."
"Yaw senın bu paralar da xıcır xıcırdır ha! İçımden hema burada tıraş olmax geli."
"Ê daha yeni panqadan çektıx!"
"Belli oli, belli oli."
"Saydın? Tamamdi?"
"Tamamdır Apê Mızo. Tıqıri tıqırına alti yüz kaxıt. Sen de al quşi, gör xêrıni..."
Kafesi hazırlayıp bir avuç buğday attı kuşun önüne.
"Yaw dur istersen, bi kere qafama süreyim hele" dedi Muzaffer.
"Bax hêç aqlımıza bile gelmedi. Qafani getır."
Muzaffer şapkasını çıkardı, başını eğdi. Dodo kuşu çıkardı, kafaya sürecekti ki;
"Wêy!" dedi. "Ula bu ne? Senın qafanda saç-maç yox ki!"
Muzaffer elini ensesine vurdu;
"Arxaya sür, arxaya."
"Arxaya, yana, saxa-sola, biraz da sımbêlıne sürax."
Kuşu kel kafanın saçlı bölgelerinde gezdirdi.
Muzaffer şapkayı taktı;
"İşallah oldi!"
"Oldi, oldi. Meraq etme. Yaw Apê Mızo, ben diyiyem en iyisi sen bu rut qafan için quşi uç gün uçırma!"
"Kuro hêç mesele degıl. On beş gün bile bekletırem, yeter ki uçmasın!"
"Ê walla o'qeer bekletsen, artıx sen qowsan da o gêtmez."
"Êle..."
"Hetta ben diyiyem şawqayi şındiden qefese qoyax. Ne olır ne olmaz! Xeriban alışsın kendi kendıne."
"Yaw senın qafan ne'qeer çalışi!"
Şaşo araya girdi, ciddi ciddi söylendi;
"Sen êle baxma Dodo'ya, Apê Mızo. Qafasi zehir gibidır. Eyni Uli Cami tuwaleti gibi, tır tır tır tır, durmadan çalışi!"
Dodo şapkayı kokladı.
"Tam qafa ha! Tamamdır, quş tanıdi artıx."
"Alışır diyisen?"
"Allahına qeer hem de!"
"Ê de haydê qoy."
Dodo, şapkayı açık bir şekilde kafese bıraktı, kuşu da içine. Kuş hemen de oturdu.
"Görisen Apê Mızo? Tanıdıx bi yer görınce nasıl otırdi? Yaa, ben demiştım. Bêlelıxlen quş senın, qefes senın. Xêrli oxli olsın!"
Keyifle tokalaştılar. Son hazırlıklar yapılıyordu. Olup bitenleri baştan beri izleyen tanıkların şaşkınlığındaydı sıra;
"Adam xeste oldi, sanki quşa wurıldi. Yoxsa o'qeer para kim werır?"
"Doxri, eynen êle. Lê belê keriz, mal gibi adamdır bu Mızo!"
"Mal, hem de mal oxli mal! Qaz oxli qaz!"
"Allah kimseyi bu uç piçın torına düşırmesın!"
"Amin!"
"Bi de cam qefes getırmişler. Bax hele... Ê de haydê her şêyı anladıx da, ula oxlım qefese ne gerek war?"
"O hooo! Êle deme! Bunlar şeytan gibidırler. Qefese qoyınca degeri artmiş gibi oli."
"Hêç te bile..."
"Sen êle san. Walla sen de ewêlsen! Oxlım, qefes insanın gözıni ali. Mesela, sen şındi o qefese pox qoy, sıle ‘mıllet bu paqlawadır' yutarlar. İnancın olsın yutarlar, hem de loqım gibi!"
"Ma keriz o qeder çoxtır ki!"
"Herkes kerizdır. Mılletın topi!"
"Biz dışında..."
"Yox walla bız de!"
"Wê wêy, sahan ne oli?"
"Bişê olmi, kerizıx işte. Hem de keriz oxli kerizıx!"
"Doxri diysen, kerizıx! Enayi Gurri Mehemeyıx!"

Satıcılar bir anda kaybolmuştu ortalıktan.
Muzaffer ise, kel kafasında pırıl pırıl bir güneş ve kucağında kafesle yürüyordu. Şapkanın içindeki kuş o kadar memnundu ki yerinden... Muzaffer keyifle gülüyordu.
Dodo, Şaşo ve Titi arka sokağı dolanıp Muzaffer'in geçeceği köşede beklediler. Dodo, sokakta oyun oynayan çocuklardan birini yanına çağırdı, eline para tutuşturdu ve iyice tembihledi.
Çocuk gülerek kafasını sallıyordu. Paraya baktı, sevinçle cebine koydu. Burnunu sildi, pantolonunu çekti ve ayakkabısını sıkıca bağlayıp tabanını sertçe yere vurdu.
Muzaffer yaklaşıyordu. Köşeyi döndü, kuşa bakıp keyifle mırıldanıyordu.
Dodo, çocuğun ensesine vurdu;
"Hadê gözım fırla, göreyim seni!"
Çocuk, ağır ağır yürüdü Muzaffer'in arkasından. Sağına soluna baktı, hızlandı, koşmaya başladı. Muzaffer'in gövdesi giderek büyüyordu gözlerinde. Yaklaştıkça daha da büyüdü.

Devamı yarın akşam...


8.11.2013

QIRIX BİR ÖYKÜ: GÜVERCİN/2


Bolu F Tipi'nde tutsak Murat Türk, bu  öyküsüyle 2008'de Hüseyin Çelebi Edebiyat Etkinliği'nde öykü dalında birinciliğe layık görüldü.)

Kalabalığın gözü yere inen örtüdeydi, düşer düşmez tüm gözler ok gibi kafese yöneldi.
Aynı içgüdüyle beş-on kişi birden;
"Haa hêêêêê..." dedi hayretle.
"Way, way, way, way..."
"Fuyiit... Fiyyuuuvvvt!"
"Ula, ula, ula!"
Dişsiz adam ıslık çaldı;
"İhhşşşsssz..."
"Hele bax, bax, bax!"
"Hayret az qalır, duble hayret!"
"Errrrrıııııkk!"
"Errık ya!" dedi Şaşo memnuniyetle.
"Görisız işte! Bêle bışê daha yoxtır dınyada!"
"Ma ne olmiiiiişş..." dedi dişsiz.
"Yoktır diyise yoxtır" dedi Dodo.
Kalabalığı tezgahın önüne buyur etti.
"Daha yaxından..."
Dişsiz hemen öne fırladı. Dodo dişsizin göğsüne vurdu.
"Hop! Sen orda qal, kurmi!"
Tezgahın etrafındaki çember daraldı. Tüm gözler aynı noktaya kilitlenmişti.
Bir akvaryum büyüklüğündeki cam kafeste apak bir güvercin duruyordu. Tüyleri, durulmuş ipel gibi temiz ve parlak, ışığı alır almaz ipil ipil yanarak dalgalanıyordu. Dünyanın en temiz rengi buydu galiba. Beyaz... Bembeyaz... Bakar bakmaz gözalan, bakılan noktaya doğru fosforlu halkalar fırlatan, gözkamaştıran bir beyazlıktı bu. Günışığıyla yıkanmış inci gibi bir bulutun içinden bile geçse, beyazlığını besbelli ederdi bu kuş. Üstünde iki nokta gibi burnu olan gagaları pembe-mor arası bir renkteydi. Konyak kırmızısı gözleri siyah bir halkayla çevriliydi. Pırıl pırıl tüylerinin arasından fazlasıyla dikkat çeken bu gözler, zar şeffaflığındaki gri gözkapaklarının inip kalkmasıyla boncuk gibi parlıyordu. Asaletli boynundan sırtına, kanatlara ve kuyruğuna kadar yumuşak ve pürüzsüz inen kar beyazı tüylerle iki avuca sığacak kadar büyüktü.
"İşte gördınız!" dedi Dodo.
Bu meydan şimdiye kadar böyle bir kuş görmemişti. Dodo, cam kafesin içine biraz buğday atar atmaz, kuş hemen gagalamaya başladı. Her taneyi aldığında boynunda bir renk cümbüşü beliriyordu. Tüyler, belirgin renklere bölünüp boyun hareketlerine göre dalgalanıyor, yanar döner pırıltılarla boynundan sırtına, sırtından boynuna doğru menevişleniyordu. Sanki o bir türlü altından geçemediğimiz gökkuşağını almış da boynuna dolamıştı.
"Buna ne qeder istisen?" dedi bir adam.
Dodo sağ elini kaldırıp parmaklarını açtı, adamın yüzüne doğru;
"Beş yüz!" dedi.
Adam dudak büktü;
"Ma neddııır! Texsidııır! Apartumandıır! Ma heppi heppi bi quştır!"
"Ma altun da küçüktır, hema çok para êdi!"
"Ê ma o altundır, tabi êder! Ya bu? Hele buna bax! Bu bi qırtik bi quştır! Êder mi? Etmez bence."
"Sahan zornan satan mi war? Almisen alma!"
"Zati almiyecaxam da, êlesıne sordım."
"Ula tırrek! Almisen... Ê niye bêle alacaxmiş gibi sorisen, hıı?"
"Ma suçtır?"
"Suçtır muçtır! Kundir oxli kundir! Sorisen doxri düzgın sor sen de! Hadê yol al, görmesım gözım seni. Cacıx oxli cacıx!"
Genç, fazla ısrar etmeden uzaklaştı oradan.
Orta yaşlı, iyi giyimli, bileğine geçirdiği el çantasıyla müşteriye benzeyen bir adam tezgaha yanaştı. Alıcı gözlerle bakıyordu kuşa. Kafese iyice eğildi, inceledi.
"Bu ne cınstır yegen?"
"Bu mi? Bu... Cınssız bi cınstır!" dedi Dodo.
"O nasıl oli?"
"Oli işte! Çımki bu quş tektır. Melmeketi ara ara heç bulamazsan!"
"Ê peki bunın melmeketi yoxtır mi?"
"Olmaz mi? Wardır!"
"Nereli oli?"
"!!!..."
"Ecnebidir yanê?"
"Eynen êle..."
"Yaşi qaç?"
"Daha gençtır."
"Uç?"
"Ne uçi! Daha bire basmamiş."
"Dımdıgıne baxarsax en az iki gösteri."
"Yox xalo, sen yanlış görisen!"
"Oxlım, ben igirmi beş senedır quşla haşır neşırem!’
"Yox lou?"
"Neise... Yalawux, ben daha bêle bi quş görmemişem."
"Zati bi daha göremezsen ki!"
Adam gözünü ayıramıyordu kuştan, çözemediği bir şey vardı.
"Xalo bu quşın mehrifeyi çox war. Oni tut, bilegıne bi tene wur, awucunda taqla atar."
"Yox yaw! Qaç tene?"
"En az uç... Dört... Beş bile attıxi oli. Hur taqlacidır bu."
"Başqa?"
"Başqa? Yanê sahan daha nasıl söyleyem? Taqlanın babasıni atar bu quş! Bi de qefleye taxılmaz. Taxıldimi de ikki daqqa sonra o qefleyi pêşınden götırır. Yeter ki alışsın, şatır olsın. Gerisi tamam! Yanê quş sahan, sen quşa, diger quşlar da senın quşa alışır. Bêle bêle gider..."
"Ben bu quşi alsam, qorximdan uçırmam ki."
"O hooo! Bax şındi, dinle xalo. İstersen dur hele; senın adın neydi xalo?"
"Mızaffer..."
"Mızo!? Ha, bax şındi Apê Mızo!"
"Annat dinniyem."
"Bunın burın şêyi çox güçlidır. Êyi qoxi ali. Yanê heşa cımaetten, köpek bunın yanında fıs qalır! En çok da sahıbının saçıni şêy eder..."
"Annamadım!"
"Annamayacax ne war?"
"Yanê bu qoxiya mi geli?"
"Hee..."
"Ê nasıl yapacaxız?"
"Şöle... Sen hele qafandaki şawqayi bi çıxar."
"Bışê annadımsa erep olayım."
"Çıxardınsa tamam. Şındi, bu şawqayla quşi örtecaxsan. Örttın? Ha! Uç gün qefeste qalacax. Qaldi? Ê artıx sahan alışti, bi daha gêtmez."
"Oli şatır yanê uç günde?"
"Tam östıne bastın, eyaxıni qaldırma, êle dur!"
"Nasıl taqla ati, göreydıx bi."
"Olııır."
Dodo, biraz buğday alıp avucunu açtı. Kuşu buğday dolu avucuna bırakıp kolunu uzattı. Kuş hemen buğdayları almaya başladı, durdu. Çevresine bakındı. Dodo, bileğine dört parmağıyla bir şaplak vurdu. Kuş olduğu yerde üç takla atıp buğdayları dağıttı.
"Hur taqlacidır demiştım! Yaa, gördın işte. Oldıxi yerde uç tene..."
Olup bitenleri izleyen dişsiz, hemen kaz dudağını uzattı;
"Uç degıl, iki atti!"
Şaşo, tezgaha yanaşıp örtüyü dişsizin yüzüne fırlattı.
"Rutto! Kurmi oxli kurmi! Ne her poxa burnıni soxisen? Hıı? Canın qaşıni, deyax mı istisen?"
"Ben gördıxımi dedım. İkkiyse ikkidır!"
"Ula apê Mızo bile göziyle gördi! Adam mi qandıriyıx bız burda?"
"...!"
"Hadê fazla pıt pıt etmeden qeybol! Yoxsa bi tene çekerem iki tene yerden alırsan, o mışko gözın mosmor olır!"
Muzaffer düşünüyordu; acaba takla iki miydi, üç müydü?
"İstersen tekrar deniyax. Hıı, ne diyisen apê Mızo?"
"Êyi olır."
Şaşo, Dodo’ya göz kırptı.
"Hadê cigerım."
Dodo, kuşu avucuna bırakıp bileğine vurdu. Şak şak şak!
"Saydın? Qaçti?"
"İkkiydi" dedi Muzaffer.
"Yaw ne ikisi! Göz göre göre uç atti, sen diyisen ikki!"
"Gözımle gördım, ikkiydi."
"Tamam, bax şındi. O kor gözıni de êyi aç! Mıllet sız de baxın. Qaçtır, sız deyın."
Dodo, bileğine vurur vurmaz, şak şak şak!
"Uuuç" sesi yükseldi kalabalıktan.
"Nasıldiii! İşte bu qeder" dedi Dodo. "Uç degıl, uç bin kere eyni şeyi yap, bu quş yine eyni şeyi yapar."
Kuşu beğenmişti Muzaffer. Para önemli değildi onun için, hemen sayıp verebilirdi. Ama aklına takılan bir şey vardı;

Devamı yarın...