Qırıx Bir öykü: Güvercin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Qırıx Bir öykü: Güvercin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.11.2013

QIRIX BİR ÖYKÜ: GÜVERCİN/2


Bolu F Tipi'nde tutsak Murat Türk, bu  öyküsüyle 2008'de Hüseyin Çelebi Edebiyat Etkinliği'nde öykü dalında birinciliğe layık görüldü.)

Kalabalığın gözü yere inen örtüdeydi, düşer düşmez tüm gözler ok gibi kafese yöneldi.
Aynı içgüdüyle beş-on kişi birden;
"Haa hêêêêê..." dedi hayretle.
"Way, way, way, way..."
"Fuyiit... Fiyyuuuvvvt!"
"Ula, ula, ula!"
Dişsiz adam ıslık çaldı;
"İhhşşşsssz..."
"Hele bax, bax, bax!"
"Hayret az qalır, duble hayret!"
"Errrrrıııııkk!"
"Errık ya!" dedi Şaşo memnuniyetle.
"Görisız işte! Bêle bışê daha yoxtır dınyada!"
"Ma ne olmiiiiişş..." dedi dişsiz.
"Yoktır diyise yoxtır" dedi Dodo.
Kalabalığı tezgahın önüne buyur etti.
"Daha yaxından..."
Dişsiz hemen öne fırladı. Dodo dişsizin göğsüne vurdu.
"Hop! Sen orda qal, kurmi!"
Tezgahın etrafındaki çember daraldı. Tüm gözler aynı noktaya kilitlenmişti.
Bir akvaryum büyüklüğündeki cam kafeste apak bir güvercin duruyordu. Tüyleri, durulmuş ipel gibi temiz ve parlak, ışığı alır almaz ipil ipil yanarak dalgalanıyordu. Dünyanın en temiz rengi buydu galiba. Beyaz... Bembeyaz... Bakar bakmaz gözalan, bakılan noktaya doğru fosforlu halkalar fırlatan, gözkamaştıran bir beyazlıktı bu. Günışığıyla yıkanmış inci gibi bir bulutun içinden bile geçse, beyazlığını besbelli ederdi bu kuş. Üstünde iki nokta gibi burnu olan gagaları pembe-mor arası bir renkteydi. Konyak kırmızısı gözleri siyah bir halkayla çevriliydi. Pırıl pırıl tüylerinin arasından fazlasıyla dikkat çeken bu gözler, zar şeffaflığındaki gri gözkapaklarının inip kalkmasıyla boncuk gibi parlıyordu. Asaletli boynundan sırtına, kanatlara ve kuyruğuna kadar yumuşak ve pürüzsüz inen kar beyazı tüylerle iki avuca sığacak kadar büyüktü.
"İşte gördınız!" dedi Dodo.
Bu meydan şimdiye kadar böyle bir kuş görmemişti. Dodo, cam kafesin içine biraz buğday atar atmaz, kuş hemen gagalamaya başladı. Her taneyi aldığında boynunda bir renk cümbüşü beliriyordu. Tüyler, belirgin renklere bölünüp boyun hareketlerine göre dalgalanıyor, yanar döner pırıltılarla boynundan sırtına, sırtından boynuna doğru menevişleniyordu. Sanki o bir türlü altından geçemediğimiz gökkuşağını almış da boynuna dolamıştı.
"Buna ne qeder istisen?" dedi bir adam.
Dodo sağ elini kaldırıp parmaklarını açtı, adamın yüzüne doğru;
"Beş yüz!" dedi.
Adam dudak büktü;
"Ma neddııır! Texsidııır! Apartumandıır! Ma heppi heppi bi quştır!"
"Ma altun da küçüktır, hema çok para êdi!"
"Ê ma o altundır, tabi êder! Ya bu? Hele buna bax! Bu bi qırtik bi quştır! Êder mi? Etmez bence."
"Sahan zornan satan mi war? Almisen alma!"
"Zati almiyecaxam da, êlesıne sordım."
"Ula tırrek! Almisen... Ê niye bêle alacaxmiş gibi sorisen, hıı?"
"Ma suçtır?"
"Suçtır muçtır! Kundir oxli kundir! Sorisen doxri düzgın sor sen de! Hadê yol al, görmesım gözım seni. Cacıx oxli cacıx!"
Genç, fazla ısrar etmeden uzaklaştı oradan.
Orta yaşlı, iyi giyimli, bileğine geçirdiği el çantasıyla müşteriye benzeyen bir adam tezgaha yanaştı. Alıcı gözlerle bakıyordu kuşa. Kafese iyice eğildi, inceledi.
"Bu ne cınstır yegen?"
"Bu mi? Bu... Cınssız bi cınstır!" dedi Dodo.
"O nasıl oli?"
"Oli işte! Çımki bu quş tektır. Melmeketi ara ara heç bulamazsan!"
"Ê peki bunın melmeketi yoxtır mi?"
"Olmaz mi? Wardır!"
"Nereli oli?"
"!!!..."
"Ecnebidir yanê?"
"Eynen êle..."
"Yaşi qaç?"
"Daha gençtır."
"Uç?"
"Ne uçi! Daha bire basmamiş."
"Dımdıgıne baxarsax en az iki gösteri."
"Yox xalo, sen yanlış görisen!"
"Oxlım, ben igirmi beş senedır quşla haşır neşırem!’
"Yox lou?"
"Neise... Yalawux, ben daha bêle bi quş görmemişem."
"Zati bi daha göremezsen ki!"
Adam gözünü ayıramıyordu kuştan, çözemediği bir şey vardı.
"Xalo bu quşın mehrifeyi çox war. Oni tut, bilegıne bi tene wur, awucunda taqla atar."
"Yox yaw! Qaç tene?"
"En az uç... Dört... Beş bile attıxi oli. Hur taqlacidır bu."
"Başqa?"
"Başqa? Yanê sahan daha nasıl söyleyem? Taqlanın babasıni atar bu quş! Bi de qefleye taxılmaz. Taxıldimi de ikki daqqa sonra o qefleyi pêşınden götırır. Yeter ki alışsın, şatır olsın. Gerisi tamam! Yanê quş sahan, sen quşa, diger quşlar da senın quşa alışır. Bêle bêle gider..."
"Ben bu quşi alsam, qorximdan uçırmam ki."
"O hooo! Bax şındi, dinle xalo. İstersen dur hele; senın adın neydi xalo?"
"Mızaffer..."
"Mızo!? Ha, bax şındi Apê Mızo!"
"Annat dinniyem."
"Bunın burın şêyi çox güçlidır. Êyi qoxi ali. Yanê heşa cımaetten, köpek bunın yanında fıs qalır! En çok da sahıbının saçıni şêy eder..."
"Annamadım!"
"Annamayacax ne war?"
"Yanê bu qoxiya mi geli?"
"Hee..."
"Ê nasıl yapacaxız?"
"Şöle... Sen hele qafandaki şawqayi bi çıxar."
"Bışê annadımsa erep olayım."
"Çıxardınsa tamam. Şındi, bu şawqayla quşi örtecaxsan. Örttın? Ha! Uç gün qefeste qalacax. Qaldi? Ê artıx sahan alışti, bi daha gêtmez."
"Oli şatır yanê uç günde?"
"Tam östıne bastın, eyaxıni qaldırma, êle dur!"
"Nasıl taqla ati, göreydıx bi."
"Olııır."
Dodo, biraz buğday alıp avucunu açtı. Kuşu buğday dolu avucuna bırakıp kolunu uzattı. Kuş hemen buğdayları almaya başladı, durdu. Çevresine bakındı. Dodo, bileğine dört parmağıyla bir şaplak vurdu. Kuş olduğu yerde üç takla atıp buğdayları dağıttı.
"Hur taqlacidır demiştım! Yaa, gördın işte. Oldıxi yerde uç tene..."
Olup bitenleri izleyen dişsiz, hemen kaz dudağını uzattı;
"Uç degıl, iki atti!"
Şaşo, tezgaha yanaşıp örtüyü dişsizin yüzüne fırlattı.
"Rutto! Kurmi oxli kurmi! Ne her poxa burnıni soxisen? Hıı? Canın qaşıni, deyax mı istisen?"
"Ben gördıxımi dedım. İkkiyse ikkidır!"
"Ula apê Mızo bile göziyle gördi! Adam mi qandıriyıx bız burda?"
"...!"
"Hadê fazla pıt pıt etmeden qeybol! Yoxsa bi tene çekerem iki tene yerden alırsan, o mışko gözın mosmor olır!"
Muzaffer düşünüyordu; acaba takla iki miydi, üç müydü?
"İstersen tekrar deniyax. Hıı, ne diyisen apê Mızo?"
"Êyi olır."
Şaşo, Dodo’ya göz kırptı.
"Hadê cigerım."
Dodo, kuşu avucuna bırakıp bileğine vurdu. Şak şak şak!
"Saydın? Qaçti?"
"İkkiydi" dedi Muzaffer.
"Yaw ne ikisi! Göz göre göre uç atti, sen diyisen ikki!"
"Gözımle gördım, ikkiydi."
"Tamam, bax şındi. O kor gözıni de êyi aç! Mıllet sız de baxın. Qaçtır, sız deyın."
Dodo, bileğine vurur vurmaz, şak şak şak!
"Uuuç" sesi yükseldi kalabalıktan.
"Nasıldiii! İşte bu qeder" dedi Dodo. "Uç degıl, uç bin kere eyni şeyi yap, bu quş yine eyni şeyi yapar."
Kuşu beğenmişti Muzaffer. Para önemli değildi onun için, hemen sayıp verebilirdi. Ama aklına takılan bir şey vardı;

Devamı yarın...

7.11.2013

QIRIX BİR ÖYKÜ: GÜVERCİN/1


(Bolu F Tipi'nde tutsak Murat Türk, bu öyküsüyle 2008'de Hüseyin Çelebi Edebiyat Etkinliği'nde öykü dalında birinciliğe layık görüldü.)


Saraykapıya varmadan sağa döndüğünüzde, surların ve toprak evlerin arasına sıkışan uzun bir sokak çıkar önünüze ve birkaç yüz metre ötede bir meydana açılır. Bu meydan, her Pazar günü fakirlerin ve garibanların tezgah kurduğu, üçkağıtçıların ve martavalların cirit attığı, eski kulağı kesik şeytanların ellerindeki kazıkları atacakları ‘müsait yer’ aradıkları Ortaçağ pazarlarına benzer. ‘Davul tozu’, ‘su eleği’, ‘darçute dumanı’, ‘minare gölgesi’ bulunmasa da kırık iğneden patlat tekere, bozuk teraziden üç ayaklı kediye, yumurtlamayan tavuktan ötmeyen horoza, tıkalı musluğa, her evin girşine uyan uyan kapıya, fotokopi çekilmiş paraya, son model zurnaya... Ne kadar işe yaramaz ucube hırdavat varsa bulunurdu bu meydanda.
Bazen sefil bir kumarbaz ya da zavallı bir ‘rut’, sırf acil ihtiyacı var diye çok değerli bir eşyasını çeyrek fiyatına satardı. Bazen ne işe yarayacağı sadece alıcısı ve satıcısı tarafından bilinen acayip bir parça dünyanın parasına giderdi. Kuş pazarıydı fakat kuş getirmişken hindi, horoz, kaz getirenler de olurdu. Ne zararı vardı yani; onlar da kanatlıydı, bunlar da... İlle de uçması mı gerekirdi? Şart değildi. Hoşgörü zenginiydi bu meydan. Satıcısının bir cam bardağı demir pasını antika altın tozu diye yutturan abartılı dili karşısında, en pahalı eşyanın değerini sıfırlamasını ustaca beceren kaşarlanmış tüccarlar vardı. El çabukluğu ayarlamaların, müthiş kapakaltıların, bol bol boşu doluya vuran kıvrak, sivri zekalıların mekanıydı burası. Kaş göz arası ‘gelene beş, gidene on’ çekilebilir, ‘kuru gelen yaş gidebilirdi’.
Tezgahı kuracakları yeri belirlemek için Dodo, Şaşo ve Titi meydanı dikkatle dolaştılar. Havada enayi kokusu vardı! İşte tam da buraya kurulmalıydı tezgah. Esansçıdan yürüttükleri çapraz ayaklığı şipşak açtılar. Dodo, cam kafesi özenle oturttu üzerine. Kafes siyah kadife bir bezle örtülüydü. Pazarın meraklı gözleri daha şimdiden – dünya görmemiş gibi – ‘o bezin altında ne var acaba?’ diye fıldır fıldır dönmeye başlamıştı.
Dodo, kalabalığın arttığını görünce havalı havalı güldü.
"Ula Şaşo! Hemen açma, bırax mıllet biraz daha çatlasın!"
‘Sanki ne var?’ diye hafife alıp homurdananlar, numaradan dudak bükenler oldu. Birçok kişi bakışını siyah örtüden kaçırıp merakını gizlemeye, tezgahı küçümsemeye çalıştı.
Meydanın en işlek yerine kurulan tezgahın çevresine kısa sürede yoğun bir kalabalık birikmişti. Dodo, Şaşo ve Titi tezgahın arkasında durmuş, paha biçilmez bir eşyayı korumaya alan muhafızlar gibi kalabalığı gözetliyorlardı. Şaşo, meraklı bakışların ağırlığına daha fazla dayanamayınca güneş gözlüğünü taktı, kollarını birleştirip çenesini kaldırdı. O siyah camların arkasındaki şaşı gözleri enayi oltası gibi kalabalığı yokluyordu. Göz ayarı bozuktu biraz; önünü görmesi için başını hafiften çevirip yandan bakması gerekiyordu. Yani tam doğuyu görebilmesi için kuzeydoğuya odaklanması şarttı.
Merakını tutamayan bir adam yanaştı tezgaha.
"Ula bu nedır?"
Şaşo;
"Meraq etme, az sonra açarız görürsen."
"Ula oxlım mıllet qebz oldi! De haydê, ma yêteeer!"
"Wê wêy! Kurt mi qayni içinde? Sabırli ol, her şêyın bi zamani war."
Bir kadın elinin tersiyle avucuna vurdu.
"Werem oldıx! Ecêp nedır?"
Ensesini kaşıyan adam;
"Ma ne olacax, bu dınyada olan bı şêdır" dedi.
Şaşo’nun damarına dokunmuştu. ‘Nasıl öyle basitleştirir bu vızo! Kimden alır bu cesareti?’ Adama yaklaştı. Artistik bir hareketle gözlüğünü çıkarıp boynunu uzattı. Burnunun ucuna baktığı sanılan o şaşı gözleriyle, adamın – ama esasta yan taraftakinin, çünkü o da huylanmaya başlamıştı – yüzüne dik dik baktı.
"Bax gözım!" dedi.
Adam hemen atıldı;
"Ula bari gözım dême, wêy!"
"Bax gözım... ‘Ma nedır, bu dınyada olan bı şêdır’ diyisen, doxri. Ê de haydê ma nedır, oni da söyle!"
Adam dilini yuttu sanki.
Şaşo;
"Bilmiseeen... Yaa!" dedi. Kurnazca güldü. Aniden kaşlarını çatıp sertleşti;
"Ulan qazma! Bılmisen bılmisen. Tamam anladıx! Ê niye bêle korfistandan atisen? Hıı!"
"Hıı?!" dedi kalabalık.
"Hadê sıktır ol gêt burdan. Hadêêê!" dedi, elinin tersiyle de kovarak "kış, kış,kış...!"
Adam korku içinde uzaklaştı.
Şaşo;
"Şebşeboka bax hele yaw!" dedi, inceden gururlanarak.
Seyredenler, belli belirsiz mırıltılara mimik ve jestlerini de katarak Şaşo’ya hak verdi. Kalabalık iki üç kat büyüdü. Zaten böyle yerlerde üç-beş kişi dikkatle bir noktaya bakmasın; bir şey var ya da yok, hiç farketmez, gelen geçen de durur ve aval aval bakakalırdı. Hele bir de buradaki gibi siyah örtüyle gizlenmiş bir şey varsa... Saklı bir şeyi görme şerefinin dayanılmaz heyecanı, ayakların olduğu yere kilitlerdi.
Şimdi örtüyü kaldırma zamanıydı.
Titi, omuzlarını dik tutup o uzun boyuna biraz daha heybet kattı. Örtünün tepesinden iki parmağını tuttu. Acaba kalabalık ne yapıyordu? Eğildiği yerde kafasını çevirdi, otuz iki dişini birden göstererek güldü manzaraya; aynı hizada eğilmiş kafaların ortasında alabildiğine açılmış gözler kordon gibi ışıl ışıl parlıyordu.
"Açayım?"
"Aç!" diye kararlı bir ses yükseldi kalabalıktan.
"Ne dedınız? Duymadım!"
"Aç! Aç!"
"Hopınız! Hopınız! Aç maç olmaz!"
Gözler, Titi’nin örtüyü tutan parmaklarındaydı. Açtı açacak gibi yapıyor, sonra bırakıyor, gülümseyerek kalabalığın tepkisini ölçüyordu.
"Açacaxımi sandınız degıl? Bekleyın biraz."
Dişleri döküldüğünden alt çenesi öne kaymış kaz dudaklı biri;
"Ula de fazla gıcıx yapma, açacaxsan aç!" dedi.
Arka taraflardan kalabalığı yarıp öne fırlayan bir çocuk, kedi gibi ince sesiyle bağırdı;
"Ne olmiş burda, ne olmiş burda?"
Kaz dudaklı dişsiz kükredi;
"Eşeq sınnet olmiş, kirve ariler!"
Kendini tutamayıp çocuğun suratına bir tokat yapıştırdı. Şrrraaak!
Çocuk neredeyse çıldıracaktı. Korku-morku, saygı-maygı dinlemeden yaşaran gözlerini yumdu;
"Ula anani bacıni, niye wurisen? Hee ula, niye? Ula ben sahan ne yaptım oxlım? Devşorbe oxli devşorbe!"
Kalabalıktan birkaç kişi;
"Ula hışt!" dedi.
"Axzıni temiz tut!"
"Daha bi qırtix boyın war!"
"Terbiyeli ol!" dediylerse de duracağı yoktu çocuğun.
"Qehpoxli qehp! Hezar metre darik bikeve te! Mi di jina bavê te..." der demez kaz dudaklı, çocuğun kulağını tuttu. Çenesini uzatıp ağzında kalan o tek tük dişlerini gıcırdatarak küçücük kulağı çekmeye başladı.
Çocuk bir omzudan tek ayağına kadar havaya kalktı, çığlığı yükselerek tüm meydanı sardı. Ciğeri yanan bir genç;
"Amca, ma sen onın tay’isan? Bi qırtik boyi war çocıxın... Tutmişsan qulaxıni, bırax bax qopacax!" dedi.
"Yox, sözıni gêri alacax!"
"Eyip sahan yaw!"
"Sen qarışma!"
"Yaw daha çocıxtır, ne olacax. O qeder cıddiye alma."
"Çocıxtır, hema piçtir! Çocıxmiş... Ma çocıxsa çocıxlıxıni bılsın!"
"Amca yeter dedım, bırax qulaxi!"
"İlle geri alacax!"
"Tamam sen bırax, o da alsın."
Dişsiz, kulağı bıraktı. Çocuğun havadaki ayağı yere indi. Elini acıyla kulağına götürüp dişsizin yüzüne baktı;
"Keftooor!" diye bağırdı.
Fırladı kaçtı. Dişsiz peşinden gidecekti ki, genç onu ceketinden tuttu;
"Eyip sahan amca, çocıxla çocıx oldın! Tamam, hema o küfırlerın hepsi bahan olsın."
Dişsiz sakinleşti biraz. Çocuk tam karşıda, dişsizi de görebileceği bir yerde durdu. Çekilmiş kulağı kıpkırmızıydı.
Ortalık durulunca Dodo, Titi’nin kulağına eğildi;
"De haydê aç! Yoxsa mıllet birbırıni yiyecax!" dedi.
Titi ‘olur’ anlamında başını salladı.
"Şındi gözınızi qapatın mıllet."

Siyah örtüyü tuttu, kalabalığa döndü;
"Hemen de qapattınız ha! Hadê hadê açın, şaqa yaptım... Şındi bereber sayiyıx, tamam? Haydê! Biiiir.... İkkiiii...."
Kalabalık hemen;
"Uuuç!“ dedi.
Titi elini sallayarak;
"Devam devam!" dedi.
"İkki bıçooox... İkki yetmiş beeeeş... İkki seksaaaan... İkki seksan beeeş... İkki doqsaaan... İkki doqsan doqııız... İkki doqsan doqız bıçooox..."
"Uuuç!" dedi tüm meydan.
Siyah örtü, Titi’nin parmakları arasından havaya fırladı, yükseldi, toplanarak duraksadı, gerilan kanatlar gibi açılıp yalpalanarak aşağı süzüldü.
(Devamı yarın...)