29.08.2012

ALACAK



Buzluğa kaldırıyorlar seni. Donacağına yakın karıncalar geliyor aklına. Kirazlarla buzluğa taşınan karıncalar. Çıkardığında dokunduğun kırılıyor. Dokunmadığın çözülünce canlanıyor yeniden. Toplanıp kirazı taşımaya çalışıyorlar. Donuyorsun. Zaman duruyor. Seni çıkardıklarında dokunmuyorlar sana, “pardon,” deyip sokağa bırakıveriyorlar. Bir bakıyorsun ki kimse kalmamış. Annen yok, sevgilin yok, arkadaşların yok, okulun yok, on sekiz, on dokuz, yirmi, yirmi bir, yirmi iki, yirmi üç, yirmi dört, yirmi beş yaşların yok. Vitrinlerdeki kitaplar, film afişleri yabancı hep. O açığı yabancı bir gölge gibi yanı başında taşıyorsun ömrün boyunca.

11.08.2012

EL'DEN ELE CEVİZİN GÖLGESİ


Baş aşağı duran, beyaz, dantel desenli kâğıda sarılmış kırmızı gülleri gördü ilk olarak sol gözünün aralığından. Sağ gözünü zorladı, hiç açılmadı. Başını yukarıya kaldırıp baktığında gülleri dişlerinin arasına sıkıştırmış olan El konuşmaya başladı.

“Anestezinin etkisiyle saçmalamadın değil mi?”

“Yok,” dedi güçlükle. “Merdivenlerden düştüm ya, gözlüğümün camı kırılmış düşünce, o battı gözümün kıyısına…”

El rahatladı, gevşedi. Dişlerinin arasından kurtulup yatağın üzerine düşen güllere hastane kokusu sinmişti yine.

Uyudu.

 Fotoğraf: Ümran Düşünsel


 Kolu sıkılarak sarsıldığı zaman ilk defa korkarak, çığlık atarak uyanmadığını fark etti. Yatakta doğrulup oturdu. Adam, başıyla, ”gel,” diye işaret edip çıktı odadan. Terliklerini ararken gözü gardıroba ilişti,gördüğü rüyayı hatırladı.

Evet ya, gardırobun üzerindeydi kesik El. Baştan kesik olduğunu anlamamıştı, biri var sanmıştı orada. El, bir süre parmaklarını kapağa ritmik hareketlerle vurdu, aniden uçtu, süzülerek yatağın tam ortasına kondu. O zaman gördü. Kesikte kan yoktu, düzgün şekilde deriyle kaplıydı. Öyle doğmuş gibiydi. Parmakları ayak gibi kullanarak yaklaşmaya başladı. Göğsüne ulaştığında boynununun sağ tarafını işaret, sol tarafını başparmağıyla kavradı, sıktı. Bıraktı, yeniden, tüm parmaklarıyla daha sıkı kavradı. Hiçbir şey yapamıyor korkuyla izliyordu. Bağırmaya başladı. Sesini kendisi bile duymuyordu. İki eliyle birden boğazını sıkan El’e yapıştı. Parmakları kavrayıp ters yöne doğru kıvırmayı başardığında diğer parmaklar da gevşedi, boynunu bıraktı. O ara Nazlıcan çıkageldi. Böcek görmüşçesine dişlerini birbirine vurdu.  Ani bir hamleyle El’ i kaptı, açık olan balkon kapısından çıkıp geceye daldı.

Terliklerini giyip her şeyi göze almışlığın rahatlığıyla odadan çıkıp salona girdi.

“Geç, otur.”

“İyi böyle.”

Televizyonu kapattı…Şişeye uzandı, kapağını açtı, vazgeçip tekrar kapattı…Sehpanın üzerine dökülen külleri sıvazlayarak kül tablasına döktü. Parmaklarını birbirine geçirdiği ellerini dizlerinin arasına sokup, “Konuşalım istedim. Nerden başlayacağımı bilemiyorum. Ben…Düşündüm de, yeniden başlayabiliriz.”

Aynı cümleyi yüzlerce kez duymuşluğun bezginliğiyle yüzlerce kez verdiği cevabı vermedi bu defa. Başka cevap da vermedi. Gözünü, perdenin örtemediği yerdeki bir tutam geceden ayırmadan dinledi. O sustuğunda gece de simsiyah örtüsünü çıkartmaya hazırlanıyordu. Yıllardır,içinden binlerce kere tekrarladığı cümle en sonunda çıktı ağzından:
“Boşanmak istiyorum,” dedi. Onun şaşırmasına şaşırdı. Renginin açılmasını, sarıdan beyaza ağır ağır dönmesini, ardından hızla kızarmasını izledi. Yanak kaslarının oynamasından dişlerini sıktığı anlaşılıyordu.

“Sen ne dediğini bilmiyorsun. Ağrı kesicinin etkisi sanırım. Yarın konuşalım.”

Sağ eli, kanepenin bej kadifeden uçuk mavi, pembe, sarı, yeşil saten kurdelelerle işlenmiş kırlentini kavradı sımsıkı. El, dişleri aranda saten kurdeleleri ezerek konuşmaya çalıştı, sesi çıkmadı.

“Git yat şimdi.”

Üstünden Nazlıcan’ı alıp, yatağının ayakucuna yatırdıktan sonra yuvarlak pufa oturdu. Aynadaki kadından gözünü ayırmadan, el yordamıyla bulup yaktığı sigarayı kül tablasına bıraktı. Filtredeki kan ilişti gözüne; sigara da yaralanmıştı. Aynadaki kadına uzanıp dudağından akan kanı silmeye çalıştı, durmadı, akmaya devam etti ılık ılık. Kan pijamasının dizine damlamaya başladığında aklına geldi ancak silmek… Şifonyerin çekmecesini çekti, el yordamıyla mendil ararken uzaklardan gelen ve kutsal bir emanet gibi sakladığı  ceviz dokundu eline de düşlerine de….

“Bu ceviz Değirmen’i sarıp sarmalayan ağaçlardan. Çarşaflar dallı güllü olduğundan beri silkelemiyorum cevizleri. Bir kısmı silkelenmekten umudu kesip kendiliğinden dökülüyor, bir kısmı da umutla beklerken kuruyup gidiyor dallarda… Cevizlerin yaşını bilmediğini söylemişti babam, tıpkı Değirmen’in yaşını bilmediği gibi.”

Sanki çocuğundan, yârinden, annesinden söz ediyor gibi sevgi doluydu yüzü de sesi de.

“Ceviz de suyu sever değirmen de. Değirmen cevizin gölgesini de sever. Köylü, mevsimine göre buğdayını getirir, susamını getirir keçi kılından çuvallarla, atın, eşeğin bazen de kendi sırtına vurup ama bakar ki kuyruk var  Değirmen’de, sıra kolay beri kendisine gelecek gibi değil, işte o zaman cevizlerin geniş gölgesi yetişir Hızır gibi. Gündüz gölge olur sohbetlere, geceyse yorgan. Fırtınanın kuvvetine dayanamayan çürük dalları başucunda geceboyu dumanıyla eşlik eder köylüye”

Avucundaki cevizin düştüğü ağacın gölgesine uzandı.

Uyudu.

3.08.2012

HİKAYELERİMİ ANLATIRIM SANA



Taze börülcenin bile ağlattığı günlerdi. Kendisine saklanmış yağmuru bekliyordu. Öyle kırkikindileri değil. Sağanak, soluksuz, soluğu kesilene kadar yağmalıydı. Bilmediği sokaklara itmeliydi omuzlarından, düşmeliydi. Dizleri kanamalıydı. Kan yağmur sularını ikiye bölmeliydi. Bir taraf şelale olup göle dökülmeli, diğer taraf denize koşmalıydı nehir olup. Yırtılan eteklerinden utanmalıydı. Ağladığı anlaşılmasın diye göğe bakmalıydı. Gözyağmurlarında boğulmalıydı.

  Fotoğraf: Ümran Düşünsel

Şimşeğin çakmasıyla tutunacak dal ararken gördü..

Martı!

Balkonun demirine tünemiş. Deniz uzak, çöp yok! Tek ayak üstünde cezalı.

Değilmiş. Sağ bacağı ek yerinden kopmuş. Yeni kopmuş. Başını sağa yatırdı gözünü kırpmadan. Kanadı cepten kurtulmuş boş elbise kolu gibi boşluğa sarkıverdi.

ilk evvel doyurmak geldi aklına  kendine gelsin sonra yarasıyla ilgilenirdi nazlıcanın ilaçları olacaktı nereye koymuştu onları ne yerdi simit yerken görmüştü ama evde simit yoktu ki ekmek evet ekmek ıslatıp vermeliydi kapıyı aralasa içeri girer miydi  bacağı yok nasıl uyuyacak önce kapıyı aralamalıydı  ihsanın evvelsi gün getirdiği balık geldi aklına buzluktaydı eritmek gerekiyordu

Şimşek çaktı irkildiler.

Başını kırık kanadının altına sokmayı başaramayınca vazgeçip dimdik, tek ayak üstünde uykuya dalmasını izledi.

Eşiğin dışından martının, içinden de kendi yemek artıklarını topladı usulca.

“Kanaması yoksa elleme sen, yarın bana getir, ne gerekiyorsa yaparız,” demişti Nazlıcan’ın veterineri. Nazlıcan ameliyattan on bir gün sonra ölmüştü. Martı ölmesindi…

Yeniden mindere bağdaş kurup izlemeye başladı. Şimşek çakacak, uyanacak diye ödü kopuyordu. “Adın Şehriyar olsun senin martıcık,” dedi . “Masalım yok ama hikayelerimi anlatırım sana. Dişiysen Şehrazat derim. Yine hikayelerimi anlatırım.”




27.07.2012

KEKİK KOKUSU


Kokladı. Bildik kokuyu yine alamadı. Yine kıştı. Kışın ölü taklidi yapmaz mıydı zaten kekikler? Baharda gelmeyi düşünmemiş değildi ama kalabalık olurdu köy. Kimse uğramamıştı. Çektiği fotoğrafları o kadar çok izlemişti ki…Bahçeden geçerken ezmemeye özen gösterdiği kardelenler gibi bedeni üşüyor, yüzü yanıyordu. 


 
“Da bisene de geldiydin demi?”

Ürktü. Yüzü de üşüdü. Yakalanmıştı işte. Neden burada olduğunu kendisi bilmezken ele nasıl açıklayacaktı?

“Degidi de, dikelme ele, gel hele"

Döndü. Tanıdı; Billikızı’ydı. Sundurmanın çıkıntısında,  mindere oturmuş seyrelmiş saçlarını tarıyordu. Kış güneşi dokunduğu telde kalıyor, tarağın gücü yetmiyordu ışıltıları kopartmaya. Eteklerini beline doladığı kahverengi divitin elbisesindeki sarı papatyalar dalgalanıyordu kıpırdandıkça.

Aynalı’yı birlikte geçirdiler Değirmenler Deresi’nden. Gunnayan Çomar’ın sağ kalan yavrularını doyurdular. Barmana’ya gidip geldiler bi koşu harımı onarmak için çalı toplamaya.

Hava karardığında ispirte istedi idareyi yakmak için Billikız.  

“Daa uzaktan geldin. Haranada kekikli çorba var, ocağı yak hele de banıverelim biyol”

Odaya girerken o beklediği kokuyu duydu. Kokunun ucundaki kekiğin minik mor çiçeklerine dokundu. Kokladı. Gülümsedi. 

Fotoğraf: Ümran Düşünsel

 

26.07.2012

AYAKKABILAR

“Bu ayakkabılar...

Bağırış çağırış umurunda değildi. Rüzgarda saçların uçuştukça, kınalı ellerinle göğsüne sımsıkı bastırdığın yeşil naylon ayakkabı, hasada hazır buğday tarlasında arsızca bitiveren ayrıkotu misali göze batıyordu. Yere çöktün. Yakandaki çengelli iğneyi çözmeye çalışırken ayrıkotu kayıp kucağına yerleşiverdi aynı arsızlıkla. İğnenin ucunu eteğine defalarca sildikten sonra topuğunu sıvazladın. Diken kalmadığından emin ayağa kalktın, ayakkabını giydin.”

“Sanki kavga eden annemle ablanı o an, ilk kez görüyormuş gibi baktın. Tepki olarak sadece iki yanına sarkıttığın kınalı ellerini birleştirip parmaklarını birbirine geçirdin. Nedense kulaklarının duymadığını düşünmüştüm o an.”


Baban geldiğinde annemin elinde ablanın bir tutam saçı vardı. Ablanın tırnak izleri de annemin yüzündeydi. Birer tokat da babandan yedikten sonra ancak sustular. “Eve gir, senle sonra konuşacağız," dedi anneme. Ablanı da kolundan çekerek tulumbanın başına götürdü. Su çekmeye başladı. Sen de ayaklarını sürüyerek o yana gittin. O zaman fark ettim lastik ayakkabılarının ayağına büyük geldiğini.

Ablası İsmet Kız’a sığırtmaçlığa vermişti boğaz tokluğuna. Hüsniyegil gibi değildi, altına döşek üstüne yorgan bile vermişti. Hayvanları Çamdibi’ne getir götür zaten eski olan ayakkabıları terliğe dönünce, İsmet Kız, Kasabaya gittiğinde almıştı o yeşil naylon olanları.

Babası gelip gitmelerinin birinde siyah rugan iskarpinler getirmişti. Annesi kıyıp giyememiş yüklüğün alt rafına yerleştirmişti. Temizlik yaparken onların da tozunu alırdı. Hiç giyemeden hastalanıp yatağa düşmüş bir daha kalkamamıştı.

Ablası da giymeden önce tozunu silmişti..

Kaç defa dayak yemiştim annemden. “Cici baba” diyeceksin, derdi. Diyemezdim. Daha öncekilere de diyememiştim, sonrakilere de diyemedim hiç. Babamı kötülerdi sürekli. “Başka kadınla gitti, bizi terk etti” derdi. Askerden  yeni gelmiştim gerçeği öğrendiğimde. Babam annemi dostuyla yakalamış ve dostunu öldürmüş. Annem ufak tefek sıyrıklarla kurtulmuş. Ölüm döşeğine kadar gerçeği bildiğimi bildirmedim. Komşu kadınlar Kur’an okuyordu başında. “Helalleş oğlum, sabaha çıkmaz,” dedi birisi…O zaman söyledim.

İzini Herko Fabrikasında buldum. Yine ufak tefektin, yine başak tarlası gibi dalgalanan saçların bulutsuz gökyüzüne uzanıyor, gözlerini göstermiyordu, yine sesini duyamadım ama ayakkabılarını gördüm: Siyah, topuksuz, sadeydiler, pırıl pırıldılar. Bir kere daha utandım.

O yeşil naylon ayakkabılarını görünce saklamaya çalıştığım ayakkabılar."

Fotoğraf: Okan Akan



31.03.2012

1950 Öncesi



29 Ocak 1923. Mübadele'nin Anadolu'dan aldığı bir gemi dolusu insan, İstanbul Boğazı'ndan geçiyor. Yolculuk Yunanistan'da son bulacak.

Fotoğraf: Frank America/Near East Relief

Fotoğraf 1937' de çekilmiş. O amanlar gişeler Galata Köprüsü'ndeymiş. 
Fotoğraf: Bernard F.Rogers,Jr.

Yıl:1929. Üçhisar'da düğün alayı
Fotoğraf: Maynard Owen Williams

"Artık İstanbul itfaiyesi yaya değil," diyor fotoğrafçı 1928'de.
Fotoğraf: Maynard Owen Williams

İtalya/Brindisi' den havalanan deni uçağının İstanbul'a varış anı. Yolcular 1928 yılının  Büyükdere kıyılarına adım atıyor.
Fotoğraf: Maynard Owen Williams

Anadolu' nun iç bölgelerinden yola çıkan deve kervanı İzmir' e ulaşmış ve yükünü boşaltacağı limana doğru ilerliyor. Yıl: 1924
Fotoğraf: Thomas Blesler, Jr

Yeni Cami basamaklarından Eminönü'ne bakış. Yıl: 1928
Fotoğraf: Maynard Owen Williams

Gemiler açıkta bekliyor. Mübadele ile Yunanistan'a gidecek Samsun'lu Rumlar sallarla gemiye taşınıyor. Yıl:1923
Fotoğraf: Frank America/Near East Relief

Yıl:1923 Bursa'da bir köy okulu. Eğitmen eksikliği nedeniyle köy imamı hem öğretmen ve hem de jimnastik hocası olmuş.
Fotoğraf: Kurt ve Margot Lubğnskğ

Ankara'da Birahane. Eylül 1933'de N.G. arşiv kayıtlarına giren bir fotoğraf.
Fotoğraf: Kurt ve Margot Lubğnskğ


Radyoda jimnastik saati. Yıl: 1944
Fotoğraf: Maynard Owen Williams

Bebek'li balıkçılar ağ çekiyor. Yıl: 1930
Fotoğraf: Maynard Owen Williams

1924 yılından bir kare: İstanbul'lu çocuklar.
Fotoğraf: Merl La Voy



28.02.2012

KİTAP İARE SANDIĞI

Fotoğrafı bir arkadaşım yolladı, kimin çektiğini bilmiyorum. (Bilen varsa ve bilgilendirirse sevinirim.)
1950'li yıllarda Nevşehir, Ürgüp'de, Mustafapaşa Köyü'nde-Şimdilerde beldeymiş- çekilmiş. Fotoğrafın kahramanı da, Köyün seyyar kütüphanecisi Merhum Ziyaettin Yıldızhan' mış.
"İare" kelimesinin anlamını bilmediğim için utanarak gün içinde izledim durdum fotoğrafı. "Ödünç, iğreti" imiş anlamı. Yani; Ödünç kitap sandığı"
Sandıkta otuz sekiz, ellerde de beş, toplam kırk üç kitap.
Köyün nüfusu kaç kişiydi acaba?
Neden sadece kadınlar gelmiş ödünç kitap almaya?
Sandığın alt gözündeki, sağdaki birbiriyle aynı boydaki beş kitap ansiklopedi olabilir miydi?
Sorulara cevap bulmaya çalışırken geçmişzamankuşları geldi çığlık çığlığa. Onlar da büyümüşler, kocaman olmuşlardı. Süzülerek yanıbaşıma kondukları zaman ancak görebildim taşıdıklarını; kitaplığımdı...İlk kitaplığım! Kardeşimin çakıyla açtığı delik, arkasına çizip sonradan silmeye çalıştığım "kalp"in izi bile duruyordu.
Rahmetli babam kitaplarım epeyce birikince, fotoğraftaki "Kitap iare sandığı" gibi iki katlı ama daha geniş bir kitaplık yaptırmıştı marangoza. Vernikletmişti de...Pırıl pırıldı. Harçlıklarımın bir kuruşunu bile harcamıyor kitap almak için biriktiriyordum artık. Kitaplığımda yatay duran kitaplar önce verev, sonra da dimdik durur oldular. Çok geçmeden üstlerine yatay kitaplar dizilmeye başlayınca soluk alamadıklarını hisseden babam bu defa üç katlı, altı gözlü bir kitaplık yaptırmıştı.
Çalan telefon geçmişzamankuşlarını korkuttu. Hızla havalanıp geldikleri yöne kanat çırptılar.
"Sesin yorgun, gel sana bi çay demleyim."
Çay ısmarlayayım ya da çay içelim dememişti Münevver. "Çay demleyim," demişti. "Sana" demişti hem de...
Fotoğraftaki eşeğe ilişti bir kez daha gözüm.
"Askeri mühimmat taşımıyorum, kaçağa gitmiyorum, yük de taşımıyorum; kitap taşıyorum kitap"
Sesi kadrajdan taşıyordu!

13.01.2011

ANA MENDIETA

1948’ de Küba’ da doğan Mendieta ailesiyle birlikte ABD’ ye göç etti. 
 Kampüste bir kız öğrencinin tecavüz edildikten sonra öldürülmesi pek tepki getirmeyince olaya dikkat çekmek amacıyla ilk ciddi performansını öğrenci olduğu Iowa Üniversitesi’nde gerçekleştirdi. Belli gün ve saatte üniversitedekileri yurt odasına çağırdı. Sanatçının odasına gidenler kendisini tecavüz ve cinayet mağdurunun bulunduğu gibi elleri bağlı ve kanlar içinde buldular.

Yaşamı boyunca kendi vücudunu sanatının malzemesi olarak kullandı. Fotoğraf anlamında yaptığı en çarpıcı çalışma ise “Siluet” adlı dizidir. Ruhani ve fiziksel olarak doğa ile ilişkisini konu edindiği bu seri çalışmada amacı doğa ile her anlamda bütünleşmekti. Kumun, çamurun, gökyüzünün,  bitkilerin, suyun vs. içine kendi vücudunun izlerini bıraktı ve bunları fotoğrafladı. Doğaya bıraktığı vücudunun konturları geçici ve imzasızdı.

8 Eylül 1985’ de New York’ ta, evin penceresinden düşerek öldü. Ana’ yı, kocası minimalist heykeltıraş Carl Andre’ nin öldürdüğü yönünde tanıklık edenler oldu ancak Andre bir süre gözaltında kalıp, yargılandıktan sonra delil yetersizliğinden beraat etti.



11.01.2011

FOTOĞRAF PEŞİNDE BİR ÖMÜR




Türkiye’de fotomuhabirlik geleneğinin en önemli ustalarından Erdoğan Köseoğlu’nun “Fotoğraf Peşinde Bir Ömür” sergisi 14 Ocak’ta Caddebostan Kültür Merkezi’nde (CKM) açılıyor.

Türkiye tarihinin son 30 yılına objektifiyle tanıklık eden ancak son iki yıldır geçirdiği bir rahatsızlık sonucu bitkisel hayatta olan  fotomuhabiri Erdoğan Köseoğlu için bir süre önce  arkadaşları “Fotoğraf Peşinde Bir Ömür” adıyla bir fotoğraf albümü oluşturdu.

USTAYA SAYGI DURUŞU
Arkadaşlarının “ustaya saygı duruşu” olarak nitelendirdiği kitabın ardından şimdi de Kadıköy Belediyesi ve gazeteci Ramazan Öztürk’ün katkılarıyla Erdoğan Köseoğlu’nun fotoğraflarıyla bir sergi hazırlandı.
1970'ten günümüze toplumsal, siyasal, sosyal olaylardan seçilen 60 dolayındaki fotoğraftan oluşan sergi 14 Ocak günü saat 19.00'da düzenlenecek kokteylle CKM Performans Katı'nda açılacak ve 31 Ocak'a kadar görülebilecek.







3.01.2011

SESSİZ ÇIĞLIK



CUMARTESİ ANNELERİ-300.HAFTA

Hasan Ocak!

21 Mart 1995’de gözaltına alındı ve 55 gün sonra işkenceyle öldürülmüş olarak Kimsesizler Mezarlığı’nda bulundu cansız bedeni. Cumartesi Anneleri’ni Galatasaray Meydanı’nda toplayan bu olay oldu.

27 Mayıs 1995’ de otuz kişi olarak oturma eylemine başlayan, yakınları gözaltında kaybedilmiş, öldürülmüş annelerin sayısı her hafta artmaya başladı. Sayı arttıkça sesler de yükseldi ve resmi kulaklar rahatsız olmaya başladı. İlk olarak Hasan Ocak’ın anne ve babası yerlerde sürüklenerek gözaltına alındılar. Ancak baskılar onları yıldırmadı. Yine, yeniden her cumartesi saat 12’de toplanmaya devam ettiler. 8 Haziran 1996’ da “Habitat II” toplantısına denk gelen cumartesi günü bütün dünyanın gözü önünde 600 kişi gözaltına alındı. Gerginlik haftalar boyu sürdü. Gözaltılar, dayaklar, biber gazları, mahkemeler yıldırmadı onları. Ülkedeki bu ilk sivil itaatsizlik örneği üniversitelerde inceleme, araştırma konusu oldu.

15 Ağustos 1998’de İstiklal Caddesi tamamen kuşatıldı ve anneler daha Galatasaray Meydanı’na ulaşamadan dövülerek gözaltına alındı. 30 hafta sonra eylem sona erdiğinde takvimler 13 Mart 1999’u gösteriyordu. Bir süre sonra Ergenekon Davası ile birlikte yeniden toplanmaya başladılar. Sayıları daha da artmıştı.

25 Aralık 2010’da 300. haftada yine adalet aradılar.

 Yüzlerdeki ifadeler o kadar benzer ki...Zaman, belli olmayan bir süre önce durmuş sanki yüzlerde...

Ve 300. haftada da, sessiz çığlıklarıyla, hep bir ağızdan: "Siz şanslıydınız, kaybolmadınız, ya vicdanınız?" diye haykırıyorlar...

17.12.2010

İLK FOTOĞRAFÇILARIMIZDAN ARİF HİKMET KOYUNOĞLU

İş vesilesiyle tanıştığım torunu Osman Koyunoğlu’ndan duydum adını Arif Hikmet Koyunoğlu’nun. İlk defa duyuyor olmanın mahcubiyetini telafi amacıyla da hemen araştırmaya başladım. Kendisinin bizzat kaleme aldığı anılarının, mektuplarının ve belgelerin derlendiği, Hasan Kuruyazıcı’ nın hazırladığı kitabın siparişini de verdim hemen. 519 sayfalık kitabı bir solukta okuyup bitirmedim tabii ki. Bu kitabın sıkıcılığından değil asla…Tam tersine, özellikle anılarının olduğu bölüm çok keyifli ve bir solukta okunacak türden, ama benim amacım notlar alarak, sindire sindire okumaktı. Sayın Osman Koyunoğlu’na söz vermiştim, Dedesi hakkında yazı yazacağıma dair çünkü. Dün bitti kitap…

ARİF HİKMET KOYUNOĞLU

Hacı Bektaş-ı Veli Tekkesinin Misafirhanesinden, Bursa’da Apolyont Gölü kıyısında göçmenler için Karacaoba ve İkizceoba örnek köylerine, Çocuk Esirgeme Kurumu Binasından, Etnoğrafya Müzesine, Bursa Tayyare Sineması ve Resim Heykel Müzesi’ne kadar uzanan çok sayıda binanın mimarı  olarak tanınır Arif Hikmet Koyunoğlu. Fotoğrafçı yanı pek bilinmez. Oysa o Türkiye’ nin ilk fotoğrafçılarından birisidir.

1888 yılında İstanbul’da doğar Koyunoğlu. Aklı hayvancılık, bağ bahçe işlerinde kalan, ancak amcası Şeyhülislam Arif Hikmet Bey’in zoruyla kadı olmuş İsmet Bey’in oğludur. Dedesi Abdullah Refet bey âlim, şair, yenilik yanlısı birisidir. O kadar yenilik yanlısıdır ki o günün koşullarında bir yelkenliyle on aylık zorlu bir yolculukla Java’ya gider ve uzun yıllar orda yaşadıktan sonra Java’lı eşi vefat edince, kızı Galiye’yi de yanına alarak İstanbul’a geri döner…

Eğitimine Mekteb-i Osmani’de başlayan Arif Hikmet Koyunoğlu 14 yaşında iken babasını kaybeder. Son derece sağlıklı olan babası bir sabah yanına çağırır onu ve, “Hikmet, ben bugün öleceğim. Çok müşkül bir vaziyette kalacaksınız. Kesemde yalnız birkaç kuruşum var. Cenaze masrafı için epeyce para lazım. Kocamustafapaşa’daki arsamızı satmak için sözleşmiştik. Al bu makbuzu oraya git, selamımı söyle, kırk lirayı al. Onu cenaze masrafı yaparsınız,” der ve oğlunu kucaklayarak yanaklarından, gözlerinden öper. Eşi ve kızı şakacı mizacını bildiklerinden yine şaka yaptığını düşünür ve gülüşürler. Oysa cebinde kırk lira ile eve geldiğinde babası gerçekten vefat etmiştir.

Annesi, kız kardeşi ve on bin altın lira borçla kalakalırlar…

Zorlu geçen yıllar eğitimine devam etmesine engel olamaz ve liseden sonra Sanayi-i Nefise’ nin mimarlık bölümünü birincilikle kazanır. Otuz kişilik sınıfta 28 Ermeni, bir Musevi ve bir de Hikmet bey vardır. Mimarlık o dönemde, kendi ifadesiyle “adi” bir meslek olarak görülür. Hatta halasının bile ikide bir, “Bütün silsilemiz okumuş yazmış, âlim adamlar. Bu çocuk ne için böyle dülger olmayı istedi ki,” diye dövünüp ağladığını yazar anılarında.

Bir yandan okurken, bir yandan da ailesini geçindirmek için çalışır, defter kalem satmaktan kalıpla yazma basmaya, yabancı araştırmacılar için eski eserlerin rölövesini çıkarmaya kadar çeşitli işler yapar. Yine böyle bir iş için Rumeli’deyken kendini o sırada patlayan Balkan Savaşı’nın içinde bulur. Başından geçmedik macera kalmaz. Nalbantlık, aşçılık yapar, ordu için gizli haber taşırken Sırplar tarafından yakalanıp idama mahkûm edilir, bir tesadüfle darağacından kurtularak İtalya’ya kaçar. Yaşamı gerçekten çok ilginç, sıra dışı ayrıntılarla dolu. Yazmakla tükenmez.

Artık fotoğrafa nasıl başladığına gelelim…

İlk fotoğraf makinesini 1903 yılında alır.

“Kırtasiyeciler semti” olarak tarif ettiği Beyazıt’a sık sık kâğıt, kalem vs. almak için gitmektedir. En sık ziyaret ettiği dükkân da Sadık beyin dükkanıdır. Bir gün yanında babası olduğu halde uğrar dükkâna ve vitrinde, üzerinde, “fotoğraf makinesi” yazılı etiket bulunan siyah kutu dikkatini çeker. Sadık beye sorar,” Bununla fotoğraf çekilir mi?”
“Evet,” der Sadık bey, “Bu makine fotoğraf atölyeleri dışında kolayca  fotoğraf almak amacıyla icat edilmiştir. Bunu yapan fabrikanın mümessili de buraya gelerek nasıl resim çekileceğini izah etti” Hayretle bakakalır Hikmet bey. Çünkü o günlerin İstanbul’unda sadece üç fotoğrafhane vardır ve kullanılan makinelerin büyüklüğünün yanında bu siyah kutu oyuncak gibi kalmaktadır. Sadık bey makineyi vitrinden çıkartır ve nasıl kullanacağını anlatır. 9x12 ebadında cam üzerine çekim yapan bu makine artık Hikmet beyindir. Makineyle birlikte bir düzine cam ve almanca broşürünü de alır. Tek sorun kalmıştır, o da eczaların henüz gönderilmemiş olmasıdır. Broşürdeki eczaları arar ancak hepsini bulamaz. Tanıdığı bir kimya öğretmenine danışır ve farklı isimde ama aynı işi görecek ilaçlar temin edilir. Daha sonra bir fener satın  alır ve camcıya giderek koyu kırmızı cam taktırır.


Nihayet beklenen gün gelir. Her şey hazırdır artık ve Sadık beyin tarif ettiği şekilde birkaç fotoğraf çeker. Bunları banyo etmek için sabırsızlıkla geceyi bekler. Gece olur. Mutfağa gider, feneri yakar, camları banyo eder. Sonuç başarılıdır ve çok mutlu olur…

İstanbul’daki fotoğrafhanelerin kapılarını aşındırmaya başlar ilerleyen günlerde. Öğrenmek istediği şeyler vardır ama çalışanlar pek ilgilenmezler onla. Oysa o, başladığı bu işte başarılı olmayı kafasına koymuştur. İlkokul öğretmeni Âgah beye açar durumu. Bir şekilde bağlantılı olduğu Phebus Fotoğrafhanesine uğrayan Âgah bey, Hikmet’ten söz eder. Ücret almadan sırf kendini geliştirmek için okuldan çıktıktan sonra Phebus’ta gece geç vakitlere kadar çalışmaya başlar.

 “ O gün cumaydı. Mektep yoktu. Ortalığı süpürdüm, camları sildim, bu suretle fotoğraf atölyesinin ışık tertibatını da etüt etmiş oluyordum. Küvetler pis ve pas tutmuştu, çok lekeli idi. O zamanlar temizlik tozları olmadığından koşup çarşıdan ince kum aldım, küvetleri pırıl pırıl hale getirdim. Benden memnun oldukları için karanlık odada, cam, kağıt, banyo işlerinde çalıştırmaya başlamışlardı.

Artık atölyenin en mühim işlerini de yapıyordum.”

Kendisine gerekli tüm ayrıntıları öğrendikten sonra ordan ayrılır Hikmet bey.

Sanayi-i Nefise’ye girdikten sonra bu merakı daha da artar. Teknoloji de ilerlemiştir ve farklı objektifler icat edilmiştir. Hikmet bey de son sistem bir makine ve eski mimari eserleri fotoğraflayabilmek için bir objektif almayı düşünmektedir. Bir tesadüf bu isteğini kolaylaştırır.

Okuldan çıkmış Bâbıâli yokuşundan yukarı doğru çıkarken bir binanın önünde toplanmış kalabalığı görür. Merak eder durur, ne olduğunu sorar. Kapıdaki görevli, “Bir Türk ilk Türk fotoğrafhanesini açıyor. Bunun için memleketin ve hükümetin büyüklerine bir çay ziyafeti verilerek açılış merasimi yapılıyor,” der…Hikmet bey, kalabalığı yararak içeriye girmeye çalışır ama polisler engel olurlar. Fotoğrafhanenin sahibini görmek istediğini söylese de kimse aldırmaz. O da, “Mühim bir haber getirdim, iş memleket meselesidir, dediğimi yapmazsanız sonra mesul olursunuz,” diye dayatır. Sonunda kapıdaki polisi kararlılığıyla tedirgin eder ve orda beklemesini, gidip içeriye haber vereceğini söyler. Biraz sonra polis yanında güler yüzlü birisiyle gelir. Gelen kişi Rahmizade Bahaettin’dir ve fotoğrafhaneyi açan zattır. Hikmet beyin koluna girerek davetlilerin yanına götürür. Yürürlerken Baha Bey’e kendisinden, fotoğrafa olan merakından bahseder ayaküstü. Yenir, içilir, fotoğraflar çekilir ve geç vakit misafirler birer ikişer ayrılmaya başlarlar. Sadece temizlik görevlileri ve ikisi kaldıklarında Baha bey itinayla camları banyo etmeye başlar. Sonrasında da kurumaya bırakır.

“Bu resimlerden, çarşafının üst kısmını, yani pelerinini arkaya atmış bir hanımın resmi çok hoşuma gitmişti. Bunun bir an evvel kağıda basılmasını istiyordum. Baktım camlar kurumuştu. Baha bey’e o beğendiğim hanım resmini göstererek, “Müsaade ederseniz bunun rötuşunu ben yapayım” demiştim. Baha bey, “Aman Hikmet bey, o mühim bir zatın hanımıdır. Onu kendim rötuş ederek kağıda basmak istiyorum. İsterseniz size, başka vesikalık resimlerin klişeleri var, onlardan vereyim, rötuş yaparsınız,” demişti. İşin aslı, resmi bozarım diye korkuyordu. Ben ısrar etmiştim, “merak etmeyin, yumuşak kalemle çalışırım, gayet belirsiz rötuş yaparım, klişeyi kesinlikle bozmam. Beğenmezseniz matolanle temizlerim, küçük bir iz bile kalmaz,” demiştim. Nihayet Baha bey klişeyi istemeyerek, korkarak verebilmişti. Hemen işe başlamış ve çabucak bitirmiştim. Klişeyi Baha Bey’e verdim. Cebinden bir gözlük çıkardı, iyice baktı. Teşekkür ederim, çok mükemmel, dedi.”

Baha bey sonrasında, denemek için altı adet de vesikalık bastırır ve aralarında ton farkı olmadığını görünce  tebrik ederek istediği zaman gelip orda çalışabileceğini söyler Hikmet Bey’e. Dostlukları o gün orda başlar.

Bir süre sonra, Baha bey bir fabrikanın albüm çalışması için kendi makinesini vererek çekimler yapmasını ister. Dışarıdan bolca çekim yapan Hikmet Bey  iç mekan çekimlerinde zorlanır. Baha bey’i ikna ederek Avrupa’dan 18x24 geniş açı ve mimari fotoğrafların çekiminde kullanılan perspektif hatalarını düzelten bir objektif getirtir. Çekimleri tamamlandıktan sonra, Baha bey’de çalışmasının bedeli olarak o makineyi ve objektifi ona hediye eder.

“Bu makine hayatta parasız ve sıkıntılı anlarımda bana hep yardımcı olmuştu”

1.Dünya Savaşı’nda Doğu Cephesi’ne gönderilir Hikmet Bey.. O dönemde negatif film olmadığı için onun yerine kullanılan camları yanında taşır. Komuta ettiği kayakçı birliğinin subaylarını, erlerini ve doğa görüntülerini fotoğraflar. Sürekli sırt çantasında bulundurduğu küvetleri kullanarak, çektiği fotoğrafları basar.

Savaştan sonra geri döndüğü memleketi İstanbul işgal altındadır. İngiliz kuvvetleri tarafından tevkif edilir. Müslüman olan Erzurumlu bir Ermeni vatandaşın ihbarı ile tevkif edilmiştir ve bir başka Ermeni avukatın savunmasıyla da hapisten kurtulur.

Geçinmek için çalışmak zorundadır. Aklına fotoğrafçılık gelir. Elinde makine objektif falan vardır ama dükkan açmak için parası yoktur. Bâbıali Caddesinde tabelacılık yapan ressam arkadaşının dükkanının arkasındaki boş odayı çok ucuza kiralar. Tamirat, elektrik tesisatı vs.için gereken parayı da müstakbel kayınvalidesinin Sultanahmet’teki arsasını tefeciye ipotek ederek aldığı iki yüz lira ile karşılar.

“Bu tarihe kadar Türkiye’de elektrikli resim alınan bir atölye yapmak kimsenin aklına gelmemişti. İlk defa İstanbul’da bu işi ben yapıyordum. İşler bitmiş, fakat ipotekle aldığım para da tamamen bitmişti. Fotoğrafhane’nin adını ‘Yer altı Fotoğrafhanesi’ koydum. Arkadaşım Atamyan büyük bir Amerikan bezi üstüne “Yer Altı Fotoğrafhanesi, Elektrikle resim alınır” diye yazdı ve Bâbıâli Caddesi üzerine gerdi. Vahan’dan biraz para alarak cam aldım ve tecrübe için birkaç resim çektim. Hepsi tahmin ettiğimden daha iyi çıkmıştı. Yallah bismillah diye işe başladık.

Fotoğrafhanede ilk işe başladığım zaman çok tuhaf günler geçirmiştim. Müşteri geliyordu, resim almak için, cam yoktu, para da yoktu. Makineye boş şasi koyarak resmini çekmiş olduğumu söylüyor, vereceğim günü ve makbuzu verip parayı aldığımda “Lütfen bu akşam bir defa uğrayın, olabilir ki resim iyi çıkmamıştır, tekrar alırım,” diyor ve aldığım para ile koşarak cam alıyordum. Resmini çektiğimi söylediğim zat akşamüzeri gelince, resmin iyi çıkmadığını söylüyor ve baştan resmini alıyordum. Müşteri de bu kadar dikkatli hareket ettiğim için çok memnun oluyordu. İşte bu sıkıntılar içinde işimi yürütüyordum.”

Hikmet Bey’ in işleri yavaş yavaş yoluna girmekle birlikte başı da beladan bir türlü kurtulmaz. Vitrinde sergilediği bir fotoğrafı zorla almaya kalkan, camı kıran Fransız Yüzbaşı’yı hırpalar. Hatırlı tanıdıkların yardımıyla kurtulur. Bunun hemen peşinden dükkanının bir bölümünü kiraladığı ressam arkadaşını döven iki İngiliz polisin döven Hikmet bey bir süre arkadaşının evinde saklanır ama olacak gibi değildir ve İstanbul’dan kaçmaya karar verir. Sahte kimlikle, kereste tüccarı olarak Ankara’ya yola çıkar.

Artık mimari eserler vereceği dönem de başlamış olur.

Bir süre, 1919’da yayın hayatına başlayan İleri Gazetesi’nde foto muhabiri olarak da çalışan Arif Hikmet Koyunoğlu mimarlık döneminde de fotoğraf çekmeye devam eder. Yetmiş yaşlarındayken uzun süre yurtdışı grup gezilerine katılır. Nerdeyse Avrupa’nın tamamını dolaşır. Artık dolaşamaz hale gelince evinde anılarını kaleme alır. Bir yandan da hayatı boyunca çektiği tüm fotoğrafları kendi karanlık odasında basar.

26 Temmuz 1982’de yaşama veda eden Arif Hikmet Koyunoğlu, İstanbul’da, annesi ile eşi için kendi çizip uygulattığı mezara gömülür.

Kaynak: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Bir Mimar –Arif Hikmet Koyunoğlu
Hazırlayan: Hasan Kuruyazıcı

Not: Fotoğrafları kitaptan çektim.
11.12.2010/İstanbul