kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17.07.2018

Yüzün Eksik Parçası










Ayhan KAVAK
 
Colm Toibi’nin “Güney” adlı romanında geçer, İrlandaca'da sürgünün anlamı deorai imiş. Deor, gözyaşı anlamına gelirken, deorai ise gözyaşını tanımış kimse demekmiş.
Dünya dillerinde böylesi cuk oturan başka tanım var mı bilemem ama kanımca gözyaşını tanımak sürgün trajedisini ancak bu kadar isabetli ifade edebilirdi.
“Coğrafya kaderdir” der İbn-i Haldun. Coğrafyamızda da sürgün olayı adeta bir kader haline getirilmiş durumdadır. Yerini, yurdunu, ardında tüm sevdiklerini bırakıp yollara, bilinmez dünyalara vurular kendilerini. Oysa köklenip filiz verilen yerlerden kopulduğunda huzursuzluk sarmalıyla debelenip durulur. Bundan ötürü de kendinde eksiklik hissederek ıstırap içinde kalmaktan muzdarip olur. Değil mi ki ilk soluğun alındığı yerden kaçılmışsa ve arkada bırakılan sevilenler düşünülmeden çekip gidilmişse son soluğun alınmasına kadar sürecek huzursuzluk içinde kıvranılır. Hep kaçmaya meyledip herhangi bir yere aidiyet duyulamayacak ve dolayısıyla son nefesinde dahi özlem ve pişmanlık içerisinde kıvranılmaktan geri durulmayacaktır. Zira ilk soluğun kutsallığı toprağın/coğrafyanın kutsallığıyla hemhal olmuştur. Paulo Freire, “Ezilenlerin Pedagojisi” adlı kitabında sürgün olgusunu şöyle açıklamıştır: “Hiç kimse sürgünde huzur içinde olamaz. Bir kere hiç kimse sürgüne kendi isteğiyle gitmez. İkincisi, hiç kimse üzerinde kuvvetle iz bırakmayan bir sürgün dönemi geçiremez. Sürgün sizi varoluşsal biçimde etkiler. Bir varlık olarak sizi kuşatır. Si Sürgüne giden bir gün mutlaka döneceğinin hayaliyle yanıp tutuşur. Düşlerindeki zaman algısı durağandır. Toplumsal zaman akışının aksine geçmişteki yaşanmışlıklar sanki donakalmış bir andaki gibi geri dönecek olanı bekler zannedilir. Tabii ki ahir ömrün törpülendiğinin ayırdında olunur. Zihninde, peşinde bıraktığı her şeyin olduğu gibi kendisini beklediği yanılsaması içerisinde olmayı tahayyül eder. Geride kalanların sanki yıllar akıp gitmemiş gibi, dönüldüğünde yarım bırakılmış film karelerinin oynatılmasıyla her şeyin tamamlanacağı zannında olmaktan kurtulunamaz. Sürgüne gidenin tolumsallaşmış insanlık ideasından personaya yatma evriliminin keskinliğinin yarattığı çatışma ve çelişki içersinde yolunu kaybetmesi tehlikesiyle karşı karşıya gelmesi de çokça yaşanmıştır. Sürgüne gidenin içinde boşluklar büyüdükçe sonbaharda düşen kuru yaprağa dönüşülür ki bu durum kişiyi yenilgiye açık hale getirmesi tehlikesiyle bocalayan bir haleti ruhiyede kıvrandırır. Nitekim keşkeleri artarken pişmanlıklar da yiyip bitirebilir insanı. Sürgüne gidilen yerde kurulmaya çalışılan yaşam eğreti geliştiğinden tutunamayana dönüşülür. “Bir gün mutlaka döneceğim” koşullanmasıyla sığınılan yerlere uyum sağlanamaz. Böyle yıllar yılları kovalarken kaybedilmişlikten hallice olunur. Kanımca düşünülebilecek en tehlikeli konum, kaybetme ve yenilmeye açık hale gelmek veya bile isteye yatmaktır. Sürgünü tarif edecek nitelendirmelerden olan, gidip de gelmemeye, gelip de görmemeye ulamlanır. Bu yüzden olsa gerek kırılgan ruhun şifasını bulacağı ve tamamlanmışlığını yeniden kazanması gerisin geri dönüşü gerçekleştirmek bulunabilecektir.
Değerli dostum, yazar Ümran Düşünsel’in dumanı üstünde, yeni çıkmış ilk romanı “Yüzün Eksik Parçası”nı okuduğumda yaralı coğrafyamızın makus talihine parmak basan sürgün ve dönüşün ardından, kabuk bağlamamış yaraların sağaltımı yolunda çabalama değinimini yakıcı bir şekilde hissettim.
Faruk Tunçel’in 27 yıl süren Fransa sürgünlüğünün ardından hukuki sorunlarını halledip döndüğü İstanbul’da, vakti zamanında yol açtığı tahribatlarla yüzleşmek ve telafi etme girişimleriyle hayata yeniden tutunma çabalarının başarılı bir kurgu, hikaye ve edebi derinlikte romanlaştırılması örneği var karşımızda.
Faruk’un zindana düşmemek için hamile karısını geride bırakıp çekip gitmesinin üstünden yirmi yedi yıl geçmiştir. Bunun yanı sıra yoldaşlarını da “gitmemin ardından aldırırım” diyerek öylece yüz üstü bırakmıştır. Döndüğünde karısı İrem’in doğumdan sonra öldüğünü öğrenir. Kızı Ceren, damadı Cengiz ve kendisine öfkeli olmanın yanı sıra suçlayan, küçümseyen kayınvalidesi Firuzan ile ilişkilerini onarmanın arayışında olur.
Kızının evinde tanışacağı Deli Recep de var ki deliliğinin Van Depremini yaşamasından miras kaldığını öğreniyoruz.  Gene, Faruk’un sürgüne gitmeden önce gözaltında direnmesine vesile olmuş İlhami’yi ziyaret etmesinin, sıcak ve içten karşılanmasının tersine, ardında bıraktığı, beklenti içinde yolunu gözleyip ve yurt dışına çıkamayınca yakalanan, on bir yıl esaret altında kalan Ömer’in haklı tepkisiyle nedamet getirmesi, keza Ömer’in öfkeli konuşmasından öğrendiğimiz üzere Faruk’un eylemlerinin üst üste yığıldığı müebbet almış Murat ve daha arka planda kalan karakterlerle olay örgüsü çatılmış.
Yüzün Eksik Parçası, sürükleyici ve merak uyandırmakta. Yazar, edebi ustalığının inceliğiyle toplumsal sorunları sırıtmadan romana yedirebilmiş.
Daha çok hikâyeciliğiyle tanıdığımız Düşünsel’in eksilterek yazılmış 188 sayfalık romanının ana temasını girizgahtaki dörtlüğün ifade ettiği söylenebilir.
“Siyah beyaza durdu giderken. Tüm sesler çekildi üstünden,
Başından. Tılsımı kirlenmişti renklerin ve seslerin.
Küstüler ona. Yok saydılar erdemsizliğinden.
Gidip kendi renklerini ve seslerini bulabilirse amenna…”
Nitekim, kendi renkleri ve seslerine kavuşmanın romanıdır dile getirilen.
Faruk’un sürgün yıllarının başında Moris adını verdiği örümcek ve ağıyla kendini ilintilendirerek çeşitli anlamlandırmalara gitmesi bir nevi sürgün yıllarının ilk günlerinden beri süregelecek takıntılı bir ruh haline delalet ediyor.
Faruk’un içine girdiği pratik ve olması gerekene gönderme yapan Şostakoviç’in 7. Senfonisine tutkunluğu müziği beğenmesinden ziyade anlam biçtiği bir durum olarak karşımıza çıkmakta.
“İnsan birine, bir besteye hem âşık olup hem de nefret edebilir miydi aynı zamanda? Ederdi, kendisinden biliyordu. Ona âşıktı, çünkü efsane bir direnişin mihenk taşlarındandı. Şostakoviç’in Leningrad’ı terk etmeme kararını karısı bile anlamakta zorlanmıştı. Yine de kalmıştı. İşte tam da o kararına âşıktı. Öte yandan kendisine kaçıp gittiğini hatırlattığından nefret ediyordu ondan. Galip gelen duygunun hangisi olduğuna çok önceleri kafa yormuş ve kalıp direnmesini altında ezilerek de olsa seçmişti. Kendisinin beceremediğini yapmıştı o.”
Şostakoviç olamamanın ezikliğini yaşamışlığından olsa gerek, onun 7. Senfonisini dinlemesi vazgeçilmezlerindendir. Yüreği onun tavrını onaylarken aklına uyup çekip gitmiştir. Nihayetinde, 27 yılın ardından kendisiyle ve geride bıraktıklarıyla hesaplaşmaya gelen Faruk’un içindeki boşluğu doldurma yolunda kendini onarırken, dönemin gerekleri doğrultusunda dersler çıkarması yaşanıyor.
Düşünsel, bu topraklarda görünmek istenmeyen toplumsal bir sorunu başarılı bir şekilde romanlaştırıyor. Aynı kaderi farklı gerekçeler ve boyutlarda yaşayıp dönenlerin sayısı hayli fazla olmasına rağmen toplum nezdinde duymazdan, görmezden gelinmektedir. Oysa verilmiş bir bedel vardır. Ahir ömürlerinin en delikanlı çağlarını 12 Eylül faşizminden ötürü mültecileşerek geçirmek zorunda kalmışlardır. Elbette yer yer dökülüp darmadağın bir haleti ruhiyede yolunu kaybedenler de çokça olmuştur. Lakin daha fazlası geri dönüp hayata ve kavgaya tutunmuşlardır. Faruk’un romanını bu üzre okurken edebi tadına da vakıf oldum.
Yakın zamanlarda peş peşe iki öykü kitabı (Ay Portakalı ve Hâlname/2016) yayınlanan Ümran Düşünsel’in ilk romanı olan ve edebi derinliğini oya gibi işleyerek kotardığı başarılı ve iz bırakan bir verim olduğunu söyleyebilirim.
Dikkatimi çeken bir husus da Hâlname /2016 öykü kitabındaki bazı karakterlerin Deli Recep ve kedi sevgisinin yoğun işlenmesi gibi karşımıza çıkmakta. Görünen o ki, takvimin her gününe bir öykü sığdırdığı Hâlname / 2016’daki malzemeden daha nice roman konusu çıkmaya meyyal. Bu durumun gayet iyi ve yerinde olacağını da düşünmekteyim. Zira insan ilişkilerinin anlam bulduğu metinleriyle, toplumsal sorunları edebi verime dönüştürmede yetin bir kalem erbabı var karşımızda.
Önce şair kimliğiyle tanıdığımız Düşünsel; Kırık Patika, Ay Portakalı, Hâlname / 2016 öykü kitaplarının ardından “Yüzün Eksik Parçası” romanıyla her seferinde üstüne yeni şeyler katarak şaşırtmaya devam ediyor. Hâl böyle olunca da kaleminden damlayan edebi lezzetin tadına da doyum olmuyor.
Düşünsel Okunmalı. Okunmalı ki kanayan yüreklerin sağaltımının bir edebiyat disiplini çerçevesinde işlenmesinin maharetine vakıf olunabilsin.

Yüzün Eksik Parçası
Roman, 188 sayfa,
Ümran Düşünsel,
Topya Yayınevi, 1. Baskı, Mart 2018

9.01.2018

Hâlname / 2016









“Vicdanı olan delirir,” dedi Recep.
Sakindi.
Semavere sığmayan odunlara ulaşmıştı ateş. Kalkıp maşayla toparladı. İnşaata inen dimdik bayırın başına göz attıktan sonra karşıma, sandığın üstüne oturdu gene.
(...)
“Dinlemiyorlar zaten, deli diyorlar bana,” diye fısıldamıştı kulağıma.
“Depremde Van’daydım. Yerle yeksan olmuştu memleketim tastamam. Hiç düşünmeden koştum kurtarma çalışmalarına katılmak için ben de.”
Güç kuvvet yetmiyordu beton yığınlarını kaldırmaya. Ufak ufak beton dağlarıydı binalar. Sesler duyduk. İlk günler gürdü, cılızlaştı, sustu en sonunda. Greyder getirdiler, beton dağlarındaki mağaralara ulaşmak için. Ulaştı da mendebur. Enkazı oradan alıp öteye bıraktı. Kolların, bacakların, gövde parçalarının beton artıklarının üzerinde rozet misali takılı olduğunu gördüğümde bitti. Ben bittim. Oraya kadarmış. Aklım da enkaza asılı kaldı bir başka rozet gibi.
Vicdanı olan delirmez de ne eder?”
Recep’in haber değeri yoktu ve hiçbir haberin öznesi de olmadı bugüne kadar. Kitaplarda hikâyesi de yoktur.
On dört yaşındaki Suriyeli mülteci çocuğun ise haberi çıktı: Üçüncü sayfada, tek sütuna kısacık bir paragrafta.
“Yüz yüze kalmıştık işte seninle yine. Tam karşımdaki kepenge sprey boyayla çizilmiş resim gibiydin. Başındaki bereyi yüzüne indirmiş, montunun kollarıyla örttüğün ellerin dizlerinin arasında, dertoptun kıpırtısız.
(...)
Bu sabah da Müyesser’le sevgilisi sandığı adam geçti gitti önünden. Onlar da görmedi seni. Sen de onları görmedin: Tam karşımdaki kepenge sprey boyayla çizilmiş resim gibiydin.”
Hayatın akışında bir sorun varsa, çözümü de tam kaynağında. Uzaktan kumandayla sorun çözülmüyor. Tıpkı portre fotoğrafı çekerken özneyle gözlerimizi aynı hizada buluşturmak misali, kuşbakışı bakmak değil, gözünün içine bakarak dokunmak gerek hayata da.
Haberi okuyoruz. Öncesi sonrası yok ama. Merak da etmiyoruz. Zaten vaktimiz de yok! Sonra da unutup gidiyoruz. Sözün özü ve bir anlamda da kitabı yazmak için heyecanlandıran gerekçe, insanların zembille inip habere özne olmadıkları gerçeğiydi.
Gerisi hikâye: Kitap sayfalarında.
Yere üfledi sigara dumanını Deli Recep; tükürürcesine. “Memlekette bir kedim vardı, biliyor musun? Bir gözü çam balı rengi diğeri çağla bademi.”
“Benim de var kedim,” dedim. “Bir gözü yosun yeşili, diğeri yok!”
Deli Recep’e evvela mahsus selam ederim.
Mehmet Ali, Harun, Hurdacı Ramazan, Deli Musa, Marslı Iğaluk, denizde boğulan mülteci çocukları kıyıp yiyemeyen balık, avcıların elinden kurtulan fil, sirkten kaçan aslan, atlıkarıncadan firar eden at, Midilli’de kaybolan sığınmacı kedi Kunkuş, çitlembik ağacı, tilki Nazlıcan, Ümraniyeli kanguru Saffet ve aynı kubbe altında yaşadığımız nice canlının tanıştırdığı, tanışmamıza vesile olduğu diğer ete kemiğe bürünen tüm kahramanlarıma teşekkürlerimle…
İÇ SÖZ
Ümran Düşünsel

Ay Portakalı



Tam suyun kumla cilveleştiği çizgiye oturdum. Kumu avuçladım. Bir elimden diğerine aktarıyorum. Taşın yavruları kum, kumun dedesi dağ.
(Deniz çekilmeye başladı.)
Bir elimden diğerine aktarılıyor dağlar. Dağ keçileri, marallar zıp zıp avuçlarımda. Bir gümüş tilki burnunu kumdan çıkartıp dağa uzatıyor.
(Deniz ufuktan aşağı akıyor. Şelaleyi görmüyorum, sesi geliyor uzaklardan.)
Tilkiler yalnızca masallarda kurnaz. Bir tilki izledim, anne tilki. Yavrularını emziriyordu. Ayaktaydı. Kulakları seste, gözleri görüntüde. O kadar muhteşemdi ki doğa misaliydi tıpkı.
(Deniz gidince dağlar açığa çıktı.)
Tastamam ondan işte tası tarağı dahi almadan, cebimde denizin giderken unuttuğu denizyıldızı, bir de sırt çantamla yollara dökülmüşlüğüm.
Vara vara buraya vardım. ‘İş?’ dedim, ‘Çobanlık var’ dediler. ‘Olur’ dedim.

2.06.2015

'Ölüm bir ‘gövde’ olunca anlam biçilmez de ne yapılır ki?'

Ümran Düşünsel’in öykü kitabı “Kırık Patika”, kısa bir zaman önce Babek Yayınları’ndan çıkarak okurla buluştu. Aynı zamanda radyo oyunu yazarı da olan Düşünsel ile son kitabını konuştuk.

Röportajın devamı için:

Ömer Turan röportajı.





"Sonuç olarak Kırık Patika’yı sadece öykü severlerin değil aynı zamanda öykü yazarlarının da okumasını tavsiye ediyorum. Ümran Düşünsel’i de kutluyorum. Beni dağlarda, kırlarda, kasabalarda, nehirlerde rüzgârların, kuşların, çiçek tozlarının kanatlarında, kâh hüzünlü, kâh gizemli bir yolculuğa çıkardığı için."

Yazının devamı için:

Adil OKAY/ Cumhuriyet Kitap Eki'nde yayınlanmıştır.

3.03.2015

Kırık Patika 27 Şubat 2015'de yayınlandı.






Kırık Patika’da yürürken…
  


~Merikekliğin gagasına bir yağmur damlası düşer,
kaya çatlağında bir menekşe biter.
Bulut yarılır, patika göğün yamacına taşınır.~


Uygarlığın geldiği aşamadan geriye doğru gitmek, eski kuşakların ahlanarak özledikleri zamanlara götürmek, yeni çağın gittikçe yer edinen alışkanlıklarını yok saymak hem mümkün değil ve hem de doğru değil. Fakat gelişmelerin/geçiş süreçlerinin eski zaman ve mekâna ve hatta şimdiye ait güzellikler üzerindeki tahribat ve dahi tahrifatlarını en aza indirmek, önceki zamanların güzelliklerini yeni kuşaklara aktarmak mümkün. Varlık koşullarını tahkim etmek olarak da anlaşılabilir deyip iki nokta üst üste koyalım.

“Küle gül ektim, kara saka. Külü kara döktüm, gülleri sakaların üstüne. Gelincik şurubu şişeleri diziliydi camın önünde gül açtığında, gül dalında saka öttüğünde. Hani, şurup şişelerinde limon tuzunun gelinciği soyup suya giydirdiği mevsim. Kar vaktinden çok kül vakti oldu ömrümüzün.”

Hatırlatarak başlıyor Ümran. Unutmanın, unutturmanın zulmüne inat her öyküsü hatırlatma etkisiyle bir yolculuğa çağırıyor.
Nicedir uzağımızda duran o hakkaniyet duygusu, dışımızdaki hayatın hakkını önceleyen görme ve duyma halleriyle, titiz bir sevgiyle örülmüş her bir öyküsü. Epey zamandır bu kalitede çıkan bir kaç eserden biri demek kesinlikle haktır.
Doğanın efendisi değil, sadece parçası olduğunu düşünen çobanın cebindeki defter kalem aslında müthiş bir çağrıdır. Kırık dizin üzerinde tutulmuş not, kanadı kırık kuşun gazelle dönen avazıdır. Okurken, tabiatın insan zulmünden kurtulup usul usul doğrulduğunu hisseder, kendinizi dışarı atmak istersiniz. Kapınızı yeni güne araladığınızda, karşı ağıl çitlerine tünemiş serçelerin cıvıltısı, kanadı kırık eşinin başını bekleyen angutun gazeli, uğuldayan baharın tazeliği karşılar sizi. İğde kokusu bütün doğayı kuşatmıştır evvelden. Karşı yamaçtan kıvrılarak ağan patika ayaklarınızı davet eder. Duramazsınız yerinizde.
Patika bir yerden kırılınca, başka bir patika keder edinip kırığı imdada yetişir. Güzeller dağın meramını, yamacına yayılmış keçinin de, havlamaktan aciz köpeğin de mekânı eşittir bu fotoğrafta. Dağ mutludur bağrındaki devinimden. Başında dönenen bulutların gülümsemesi de bundandır.
Gağan zamanı, kuş kanatlarının zirvelerine iz bıraktığı, o mor katarı dağların bağrına at süren gençlerin ardından çalan tek telli bir curanın, doğanın sesleriyle nasıl bir orkestra oluşturduğunu duyacaksınız. Gök iner yere yârenlik eder, kuş tilkinin hatırını sorar, kartal buluta el ense! Bütün sesleri renkleriyle halay halindedir hayat…

                “Boyundan büyük namluyu omuzlamış, ceviz ağaçlarının kollarıyla her mevsim sarıp sarmaladığı, kızıl saçlı, genç ve güzel bir kadına benzerdi değirmen uzaktan.”

Değirmende kurulan o kadim sofraya uzanan kalabalık ellerden biri de sizin elinizdir hissine kapılırsınız. Kalabalıklaşır sofra. Baharla kışın birbirinden ayrıştığı sancıya tanıklık edeceğiniz kadar eski ile yeninin o naif didişmelerine de tanıklık edersiniz kaşık sesleri arasında.
Başınıza aniden “üçikindivişneçiçeğiyağmurları”yağabilir, kayalar ağlayıp dengbej kuşlar ötebilir. Ada’nın babaannesinin tavuklarından aşırdığı teleklerden yapılmış Kızılderili başlığı, gökkuşağına dönüşebilir.
Ölü ağacın gövdesini mekân tutmuş konuklarını görünce, çocukluğunuzun “içinde gökyüzünü, denizi, kırları, ateşi, gökkuşağını hapsetmiş misketleri kayıp düşebilir elinizden. Dallarının konukları, gölgesinin müdavimleri çıkagelir evvel zamandan. Gelir de, minnetiyle sıraya dizilir ölü sandığımız gövdesinin konukları arasında.
Kitabın son sayfasına kadar umut, sevgi, ahde vefa çıtası hiç düşmez. Uyuya kalacak kadar yaşlanmış üç ayaklı köpeğin, felçli martının, toprağı yarıp çıkan otun, yoldaş kedilerin, hakkını aynı sofrada payeden muhteşem bir görme duyma halidir tanık olacağınız.
Dışımızdaki hayatın varlığımızın mutlak zemini olduğu gerçeğini bir an bile unutmadan yapılan bir çağrı Kırık Patika. Nicedir gözlediği yol açılsın diye, karlara kül serperek baharı erkene almak isteyen annenin çabası kadar muhteşem bir şey. Hem de rayiha ve iğde kokulu.
Masala, düşe ihtiyacımız var. İnsanlığın değil sadece, hayatı temsil eden bütün çevrenin ihtiyacı var bu düşe. Bu düşü örmekte önemli, çok önemli bir çabadır yazmak. Israrla bunu hatırlatıyor Ümran. Müthiş titiz, müthiş estetik bir dil ile. Bir arada, yan yana bitişik renklerle. Güler yüzle hatırlatıyor, güler yüzlü öykülerle. Alt alta yazılsa şiir kitabı olur, bu kadar da naif bir dil. Zaten okuyunca filmlerini de izlemiş olacaksınız. Işığın, seslerin, kokuların hatta dağ uğultularının bile bu kadar belirgin fark edildiği az sayıda nitelikli çalışmalardan biri Kırık Patika.
Temel prensibi pazar hırsı olan egemen sistem her şeyi büyük bir hızla tüketiyor. O kadar hızla tüketiyor ki, bitenin başlayanın farkına varmak bile artık özel çabalar gerektiriyor. Nesneler, olanaklar her şey hızla değişiyor ve bir çok şey kayboluyor. Bu değişimin karşısında durmak elbette gereksiz. Asıl mesele, gelişimin yönünü hayat yararına çevirebilmektir. Bu da ancak yeryüzü kaynaklarının, uygarlığın sunduklarının hakça kullanılması ile olanaklıdır. Yerkürenin hemen her yerinde sürdürülen çabalar bu umuda işarettir ki; Kırık Patika bu türden bir emeğin ürünüdür.

Siyah sol kanattan kopartılmış teleğin, kına taşının gözyaşına batırılmasıyla yazıldı.”

Keşke Ümran daha önce ve çokça yazsaydı diyecekken insan, bundan sonra aralıksız yazmalı demek yetişiyor akla. Yazacak ve yazmalı mutlaka.

Not: Kitabı dikkatli kapatmakta fayda var bir kedinin kuyruğu sıkışabilir. Okurken gezinip duruyor kediler sayfalarda sessizce çünkü.

Barış ARSLAN

Kırık Patika-Sayfa 7-10